Millet de siyaset de yorgun!
Bir tarafta “Yaşasın” çığlıkları, bir tarafta “Kahrolsun” yaygaraları…
Etraf niçin savaştığını bilmeyen muhariplerle dolu. Sevgisizlik yüreğimizi avuçlamış, kinlerimiz sevgiye geçit vermiyor!
Gazeteler, televizyonlar, radyolar kavgayı kızıştırıyor. Medya hem kendi içinde kavgalı, hem de kendi toplumuyla geçimsiz.
Bir yandan sansasyon merakı yüzünden toplumsal değerleri tahrip ederken, öbür yandan terörü ve devlet içinde devleti besliyor. Kimi zaman da “porno-magazin” eşliğinde fikir katliamı yapıyor: Fikrin öldüğü yerde ise kin ve nefret diriliyor.
Siyaseti isnat ve iftira götürüyor! Proje üretemeyen muhalefet kavga üretiyor! Üniversiteler şabloncu, kimi işadamları vurguncu, soyguncu, hortumcu! Bir tarafımız mafya, öbür tarafımız kapkaççı!..
Ekonomik hayat, “vurgun vuranın, köşe dönenin” sarmalında herc-u merc; kimsenin kimseye güveni kalmamış!
Özgürlük, her ferdin ya da her grubun yalnız kendisi için istediği bir Zümrüd-ü Anka kuşu: “Ya benim gibi ol, yahut öl” anlayışı beynimizi kemiriyor…
Kimseye kendi inandığını, düşündüğünü, sevdiğini yaşama izni vermiyoruz; kıyafeti belirlemek bile tekelimizde!..
Devletin zirvesindeki kavgalar, kavganın yaygınlaşıp toplumsallaşmasını körüklüyor. Kimi siyasî partiler fazla hırçın. Liderlerin çoğu Türkiye’nin geleceği üzerine zar atıyor: Onlara “düşeş” gelen vatandaşa “yaş” geliyor!
Böyle bir ortamda, toplum, neşe ve sevincini bile şiddetle ifade ediyor. Konserler savaş alanı gibi. Her maç sonrası ateşlenen silahlarla toplu katliam yapılıyor…
Ağlama Duvarı’na döndük!
•
Bizi aldatanlar, atlatanlar, bir birimize karşı kışkırtıp bizi bir birimize kırdırmak isteyenler, aynı zamanda hedef şaşırtıp insanları oyalamayı da çok iyi biliyorlar…
Gelsin abuk sabuk yarışmalar, ekran evlilikleri, müstehcen yayınlar, pop-starlar, zayıflama reçeteleri…
Hayat boş şeylerle uğraşacak kadar uzun olsa bari!
•
Öyle bir tezgâh kurulmuş ki, adı-sanı belirsiz insanları birkaç gün içinde “star”a dönüştürüyor!.. Tezgâhın bir tarafından ev hanımı olarak giren, öteki tarafından “meşhur” olmuş çıkıyor…
Bunun nasıl olduğunu anlayana kadar da iş işten geçiyor, atı alan çoktan Üsküdar’ı harmanlıyor!..
Maksat, karton kahramanlar üretip toplumu bir süre bunlarla meşgul etmek olduğuna göre, uydur gitsin!
Gerçek değer üretemeyen, içinden gerçek kahramanlar, gerçek parıltılar çıkaramayan toplumlar, bol miktarda sanal değerlerle karton kuklalar üretir!
Seyretsinler, eğlensinler, oyalansınlar!..
Yeter ki, derin düşünmesinler, analiz etmesinler, kimseden hesap sormasınlar, “Bu gidiş nereye?” diye; “Beşbin yıllık tarih mirasını şanla, şerefle inşa ederek, asırlar boyu çeşitli dinlere, ırklara mensup toplulukları barış içinde yaşatabilen bir milletin torunları niçin bir birimizle dövüşüyoruz, neden bir sevgi toplumu oluşturamıyoruz, neden bir türlü dirilemiyoruz?..” sualine cevap aramasınlar.
Medyanın parıldatıp dayattığı saman alevleri bu tespitin parçaları… Aslında onlar da gariban: Çünkü kısa bir süre kullanıldıktan sonra, yok ediliyorlar…
Televizyonlar bu yönleriyle tam bireski şöhretler mezarlığı!..
•
Aydını halktan kopuk ülkelerde bu kabil ârızalar fazlaca yaşanır… Bizim aydınımız halktan kopuk!.. “Millet gider Mersin’e, aydın gider tersine!”
Halkla aydın, farklı değerlere sahipler. Bir bakıma aralarında “kıble uyuşmazlığı” var. Bu da sosyal hayatı keşmekeşe çeviriyor. Çünkü hayat, aydın kesimin dinamik desteğinden mahrum yaşanıyor.
Oysa topluma ve siyasete yeni ufuklar yeni fikirler lâzım. Aydınlarımızın çoğu slogan üretmekten fikir üretmeye fırsat bulamıyor.


