Laiklik ve irtica aranıyor!
Hamidiye kahramanı Rauf Orbay, ne zaman Türkiye haritasına baksa iç çeker, “Misak-ı Millî yarım kalmıştır” diye yakınırmış?
Aynı fikirde birleşen arkadaşlarıyla, 17 Kasım 1924’de “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” isimli bir siyasi parti kurdu, ama ömrü çok kısa oldu…
05 Haziran 1925’te kapatıldı.
Oysa kurucular kurulundan Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Adnan Adıvar gibi İstiklâl Savaşı kahramanları vardı. Bunlar aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa’nın eski silah ve dava arkadaşlarıydı. Ama yollar ayrılmıştı.
Kapatılma gerekçesi, daha sonra kurulup kapatılan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılma gerekçesiyle (sonradan aynı gerekçe Cevat Rıfat Atılhan’ın kurduğu İslâm Demokrat Partisi’ni, Demokrat Parti’yi, Adalet Partisi’ni, Büyük Türkiye Partisi’ni, Doğru Yol Partisi’ni, Milli Nizam Partisi’ni, Milli Selamet Partisi’ni, Refah Partisi’ni, Fazilet Partisi’ni kapatmakta da kullanılacak, aynı gerekçeyle AK Parti’nin kapatılmasına ramak kalacaktı)…
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’sının kapatılma gerekçesi, kısaca, “İrtica” idi! Çünkü Cumhuriyet Türkiyesi’nin bu ilk muhalefet partisinin tüzüğünde “inançlara saygılı” olduğu yazılıydı: Hepsi bu.
Kurucular, sonraki yıllarda çeşitli vesilelerle gözaltına alındılar. Bazıları Yüz elliliklerle (23 Nisan 1924 tarihinde Bakanlar Kurulu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi oturumunda tespit edilen 150 kişilik listede yer alanların tamamı vatandaşlıktan da çıkarılmıştır) yurtdışına sürüldüler (28 Haziran 1938’de çıkarılan bir kanunla bunlara tekrar vatandaşlık hakkı tanınmış, ancak bazıları geri dönmemiştir. Yüz elliliklerden çoğu Atatürk’ün eski silâh arkadaşlarıdır).
Yüz elliliklerin bazılarına “hilafetçi”, bazılarına “mürteci” (şimdilerde “irticacı” diyorlar), bazılarına “hain” damgası vurulmuştu.
“Hain” damgası günümüzde de çok kullanılıyor, ama “irtica” ve “laiklik” ortalarda gözükmüyor artık.
Peki biz onca yıl neden insanları bunlarla itham ettik, onca partiyi neden kapattık, neden mazlumları mağdur ettik?..
Konuşulsa da oluyormuş meğer, konuşulmasa da…
DUYMAK MI, OKUMAK MI?
Twitterime “Cumhuriyetçi Terakkiperver Fırkası’nı kuranların ‘hilafetçi’ olduklarını duymuştum” diye yazan takipçime ufacık bir serzenişte bulunayım…
Lütfen artık “duydum”… “duymuştum” gibi ifadeleri bırakın da “okudum”… “okumuştum” demeye başlayın. Zira tarih duyumlara bağlı olarak konuşulamaz, belgeye bağlı olarak konuşulur.
Neyse, Terakkiperverciler “hilafetçi” değillerdi. Ne hilafetçisi, hatta sonuna kadar “cumhuriyetçi” idiler! Ancak gidişatı beğenmiyorlardı. “Mustafa Kemal diktatör olmak istiyor” şeklinde bir endişe dillendiriyorlardı…
Bunlara göre, Mustafa Kemal ve İsmet Paşa, Lozan’da isteneni alamamışlar, Misak-ı Millî sınırlarını koruyamamışlardı…
Bunlar doğru düzgün tartışılmamıştı bile…
Meclis yeterince bilgilendirilmemiş, Lozan’ın üstü alelâcele kapatılmıştı.
Devlet ikili temaslarla yönetiliyordu. Meclis devre dışı bırakılmıştı. Gidişat diktatörlüğü işaretliyordu…
Saltanatı kaldırmış bir ülkede bu kabul edilemezdi.
Rauf Orbay, “Ben Cumhuriyetçiyim. Ama Cumhuriyet tek başına bir şey ifade etmez. Önemli olan içinin nasıl doldurulacağıdır. Millî hâkimiyet olacak mı, olmayacak mı? Meselâ Güney Amerika’da adı cumhuriyet olan, ama millî hâkimiyeti hiçe sayan rejimler vardır” diyordu.
Orbay, 1926’da muhalifliğinin karşılığını aldı: İstiklal Mahkemeleri’nde gıyabî olarak yargılandı ve cezalandırıldı.
Aynı mahkeme Karabekir Paşa hakkında az daha idam kararı verecekti, ordunun hareketlenmesiyle zor sıyrılabildi.


