Köşedeki fotoğraflar
Âdettendir: Hemen hemen her köşe yazarı, ille de köşe yazısının tepesine vesikalık fotoğrafını yerleştirir…
Buna rağmen karşılaştığınızda tanıyamazsınız: Çünkü gazetedeki köşesine gençlik fotoğrafını koymuştur…
Ya da kullandığı fotoğraf, kendisine benzememektedir…
Boşuna mı Mehmed Âkif, bir fotoğrafının arkasına şu dörtlüğü yazmış:
“Dış yüzüm böyle ağardıkça ağarmakta, fakat/ Sormayın iç yüzümün rengini: Yüzler karası!/ Beni kendimden utandırdı, hakikat şimdi/ Bana hiç benzemeyen suretimin manzarası.”
Son mısraında kendisine hiç benzemeyen “suret”inden bahsetmesi eminim bir rastlantı değildir. Fotoğrafına şiirsel bir dikkat ve titizlikle bakmış, suretinin suratına benzemediğini fark etmişti.
Hiçbir fotoğrafın yeterince sahibine benzemediğini, ayrıca da, fotoğrafların asla bir birlerine benzemediklerini, şu bizim köşenin tepesindeki fotoğrafı belirleme serüveni sırasında yakınen yaşadım.
Hadi anlatayım: Bir arkadaşla Bandırma feribotundaydık. Karşımızda iki bey oturuyordu. Biri çantasından bir Akit Gazetesi çıkardı. Dikkatle okumaya başladı (Akit dikkatsiz okunmaz) Ben de onu izlemeye başladım...
Bir süre sonra baktım, benim köşeyi okuyor. Kuşkusuz köşedeki fotoğrafı da görüyor. Derken gözlerimiz karşılaşıyor. “Şimdi tanıyacak” diye düşünürken, tekrar yazıya dönüyor. Sonra tekrar bakışıyoruz. Ama bir türlü tanımıyor.
Bir ara çay istedim. Akit okuyan adam, sesimi duyar duymaz, sordu: “Siz Yavuz Bahadıroğlu musunuz?” Biraz nazlandıktan sonra, “evet” dedim, “fotoğraftan mı tanıdınız?”
“Hayır” dedi, köşedeki silik fotoğrafa bir göz daha atarak, “Sesinizden tanıdım. Sizi Moral FM’den dinliyorum.”
Doğrusu o güne kadar sesin fotoğraftan daha belirleyici olduğunu bilmiyordum. Bir de her fotoğrafın sahibine benzediğini sanıyordum. Çünkü ben her fotoğrafımı kendime benzetiyordum.
Eve dönünce fotoğraf albümünü çıkardım. Aynı yıl, hatta aynı saatte çektirdiğim çeşitli pozların bile bir birlerine benzemediklerini hayretle gördüm. En son çektirdiğim ve kendime en çok benzettiğim fotoğrafı ayırdım. Gazeteye gönderip, köşedeki fotoğrafımla değiştirmelerini istedim.
Sağolsunlar hemen değiştirdiler, ama bir süre sonra onu da beğenmedim. Bölgemizin ateşle imtihandan geçtiği bir dönemde köşemdeki fotoğrafın dolu dolu gülmesi (bazı okurlar fotoğraftaki gülüşü “sırıtık” olarak değerlendirince, bizim ülkede keyfince gülmenin neredeyse yasak sayıldığını, bu yüzden her tür gülüşün “sırıtık” sayıldığını, gülen insanın “karı gibi gülme” diye azarlandığını, biraz da bu yüzden asık suratlılar ülkesine dönüştüğümüzü hatırladım) yakışık almıyordu.
Ne var ki yazıya göre fotoğraf kullanmanın da imkânı yoktu: Hani savaş yazısı yazıyorsanız öfkeli bir fotoğraf kullanacaksınız, diplomasiyle ilgili yazıyorsanız somurtkan bir fotoğraf kullanacaksınız, aile yazısı yazıyorsanız düşünen bir fotoğraf kullanacaksınız... Böyle bir şey mümkün olmadığına göre, üç aşağı beş yukarı her tür yazıya uyacak orta halli bir fotoğraf bulmalıydım.
Bu arada paraya kıyıp iki ayrı pozda artistik fotoğraflar da çektirdim, ama ya ben bu poz verme işlerinde fazla kabiliyetsizim ya da fotoğrafçıda iş yoktu; tutturamadım. Sonunda bir dergide yayınlanan fotoğrafı gözüme kestirdim. Gülüşü makul ve mantıklıydı.
Gazetedeki arkadaşlardan “sırıtan” fotoğrafımı kaldırıp, onun yerine makul ve mantıklı gülen fotoğraflarımı kullanmalarını rica ettim.
Bu ricamı da aynı gün yerine getirdiler. Bir süredir köşe başından makul ve mantıklı gülümsüyorum.
•••
Nasreddin Hoca on üç, on dört yaşlarında oğlu ile birlikte komşu köye gidiyordu. Hoca merkebe binmiş, oğlu ise yanı sıra yürüyordu. Onları o halde gören bir köylü, “Ne utanmaz adamsın” diye çıkıştı Hoca’ya, “kendin merkebe kurulmuş, parmak kadar çocuğu yürütüyorsun.”
Hoca merkepten indi, oğlunu bindirdi. Bu defa başka bir köylü çıktı karşısına: “Ne günlere kaldık” diye söylendi köylü, “yaşlı başlı insanlar yaya yürürken, gençler hayvan üstünde keyif çatıyor.”
Bu defa Hoca, kendisi de merkebe bindi, ama yine yaranamadı: “Merhametsiz herif!” diye çıkıştılar, “hayvana eziyet etmeye utanmıyor musun?”
Son çare olarak ikisi de merkepten indi, hayvanın yanında yürümeye koyuldular, ama köylülerde yorum bitmemişti:
“Akılsızlara bakın, merkep bomboş giderken taban tepiyorlar!”
Hoca oğluna döndü: “Boş ver evlat” dedi, “ne yapsan elaleme yaranamazsın!”


