Kendi Kendimizi Aşağılamak
Ne zaman okullarımızda okutulan tarih kitaplarına baksam, Cemil Meriç Hocam’a bir Fatiha gönderirim…
Muhteşem bir mütefekkirdi (artık Cemil Meriç’ler yetiştiremiyoruz) ve Osmanlı’nın Avrupa’dan farkını çok iyi özümsemişti.
Şöyle diyor: “Hiç şüphesiz Haçlıların en büyük zaferi, bizim tarih kitaplarımızdır!”
Sanki ders kitaplarını onlar yazmış. Benim öğrencilik yıllarımdaki gibi galiz ifadelerle ecdadımıza saldırı azalmış olsa da satır aralarında “onlar büyük, biz küçüğüz” aşağılaması hâlâ okunabiliyor.
Ve bu yaklaşım çocuklarda “aşağılık sendromu” oluşturuyor: Kendilerine ve mensubu oldukları topluma karşı güvensiz yapıyor. Dolayısıyla Batı’nın 3-0 gerisinden hayata başlıyor ve kaybediyoruz.
Bir zamanlar “İlim ve Müslüman âlimler” konulu bir konferans vermiştim. Hiç unutmam, konferanstan sonra yanıma gelen bir hanımefendi, “Ben şu ana kadar bütün bilimsel bulguları Batı’nın eseri zannederdim” dedi.
Konuya özel ilgi duymayan ve işin esasını merak etmeyen herkes böyle zannediyor. Çünkü beynimiz yıkanmış. Ders kitaplarımız Batı’ya övgüden ibaret. O kadar ki, terbiye metodumuzu bile Avrupa ve Amerika’da yazılmış “kişisel gelişim” kitaplarına göre belirliyoruz.
Hâlbuki bizim “bize has” bir terbiye metodumuzun olması lâzım. Olmasaydı onca muhteşem insanı nasıl yetiştirecektik?
Bazı Batılı gezginler bunu yerinde görüp övmüşler. Ama ilhamımızı onlardan değil, “Haçlı zihniyeti” ile yazılmış (yazanın isminin “Ahmed-Mehmed” olması ya da kimliğinde “Müslüman” yazması bir şey değiştirmez) kitaplardan alıyoruz.
F.H.A. Ubucini’nin iki ciltlik “La Türkiye Actuelle” (Türkiye Günlüğü) isimli bir kitabı var. 1855’te gelip incelediği insanımızın yetiştirilme tarzını şöyle anlatıyor:
“Çocuklarını daha fazla şefkat ve alâka içinde yaşatan bir memleket de bilmiyorum. Sokaklarda çocuğunu omzuna, kucağına alarak yürüyen, onu fazla yürütmekten, yormaktan sakınan çok baba görülür. Ama büyüyen çocuk, babasına büyük saygı gösterir. Emretmedikçe oturmaz. Yalnız ‘Baba’ şeklinde değil, babasının unvanı neyse ‘Efendi Baba’, ‘Ağa Baba’, ‘Bey Baba’, ‘Paşa Baba’ diye hitab eder. Küçük kardeş, büyüğüne saygı gösterir. Büyük kardeş asla ismiyle çağırılamaz, ‘Abla’ veya ‘Ağabey’ denir ki, bizim dilimizde bu kelimeler meçhuldür.”
Sık sık sözkonusu ettiğim Fransız yazar A. Brayer ise şunları yazıyor:
“Erkeklerde de, kadınlarda da evlât sevgisi çok barizdir. Türklerin hafta tatiline tesadüf eden Cuma günü ve bilhassa Ramazan ve Bayram günleri sokaklarda Müslüman-Türk’ün göğsünü kabartan oğlunun elinden tutup ağır ağır gezdirdiği, çocuk yorulunca kucağına aldığı, daima devam ettiği kahvenin peykesinde yanına oturtup şefkatle hitab ettiği, evlâdına tam bir ana şefkatiyle baktığı görülür.” (Neuf annees â Constantinople, 1836 Paris, c.1, S. 224).
“…Osmanlı’da çocuklar yetişip adam oldukları zaman analarıyla babalarını yanlarında bulundurmakla iftihar ettikleri ve küçükken onlardan gördükleri şefkate mukabele etmekle bahtiyar oldukları hâlde, başka memleketlerde çok defa çocuklar olgunluk çağına girer girmez, analarıyla babalarından ayrılmakta, mali menfaatleri hususunda onlarla çekişe çekişe münakaşa etmekte ve hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları hâlde onları sefalete yakın bir hayat içinde bırakmakta ve zavallılara karşı adeta yabancılaşmaktadırlar.” (a.g.e, S. 225- 226).
Sultan II. Abdülhamid döneminde İstanbul’da bulunan İtalyan yazar Edmondo de Amicis, iki ciltlik “Constantinopoli” (1877) isimli eserinde bizi şöyle anlatıyor:
“Paşasından sokak satıcısına kadar, istisnasız her Türk’te vakar, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi, derece farkları olmasına rağmen, aynı terbiyeyle yetişmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa, İstanbul’da bir başka tabakanın olduğu belli değildir. İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nazik ve kibar cemaatidir… Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız… Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla işgal etmek, ayıp sayılır...”
Son söz: Ders kitapları yeniden yazılmalı ve çocuklarımız geçmişleriyle barıştırılmalı!


