“İyi mi oldu?” diye sorsak
29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti kurduk...
Cumhuriyetin telâkkileri gibi insanları da “modern” olacaktı...
Hazır örnek Avrupa idi: Her vesi-ley-le kuyumuzu kazan, her fırsatta haçlı güruhunu üzeri-mize saldırtan, Avrupa...
Onun gibi giyinecek, onun yazı-sıyla yazacak, kendi kültür kaynaklarımıza sırt çevirip tarihi-mizi inkâr ederek onun kaynaklarına yönelecektik.
Papa’-nın teklifini kabul edip Hıristiyan olmadığı için Fatih’i kına-yacak, Yavuz’u “zalim” ilân edecek, Abdülhamid’e “Kızıl Sultan” diyecek, Fahideddin’i “hain” olarak damgalayacak, bütün tarihi “hane-dan tarihi” diye karalayacak, Etilerden, Sümerlerden, Moğollardan kendimize ec-dat arayacaktık.
Vesikalar, vakıalar önemsizdi. Artık tarih bir ilim değil, bir sanattı! Objektif olmanın önemi yoktu. “Millî” olmak yeterliydi.
“Yok”un üzerine geleceği inşa etmek gibi imkânsız bir hayalin peşinde koşuluyordu. Buna da “Milli devrim” deniyordu.
“Millî devrimin bir amacı” diyor, Dr. İlter Turan, “Türkiye’yi Asya ve Arap kültüründen çıkararak Batı kültürüne mâl etmekti. Sosyal ve siyasî hayatın her yö-nüne nüfuz etmiş olan dini bu yerinden çıka-rarak birey [fert] ile Tanrı arasında bir olay yapmak, Arap kültüründen çıkmanın başlan-gıcını teşkil ediyordu.
“Bunu gerçekleştirmek, dinin toplumsal kurumla-rını ve görüntülerinin bir kısmını ortadan kaldırmakla mümkün ola-bilirdi. Devrimlerin izlediği yol da bu oldu. An-cak din gibi, hislere hitap eden bir kurumun za-yıfla-ması, bir ‘his boşluğu’ meydana getiri-yor-du. Bu boşluğu doldurmak veya diğer bir de-yimle ‘bireysel’ hislerin top-lumsal hareketler şeklinde ifade edilmesini sağlamak için, millî hislerin geliştirilmesine, milliyetçiliğin yayılma-sına çalışıldı. Mustafa Kemal’in kişiliğine yö-nelen bağlılık, sul-tan ve halifeye duyulanın ye-rini aldı. Milleti yüceltmek emel ise hiç ol-maz-sa aydınlara erişilmesi güç, kendilerini verme-lerini gerektiren bir ideal verdi. İhdas edilen millî bayramlar, düzenlenen törenler, dinî tö-ren ve bayram-larda duyulan hislerin millî gün-lerde de duyulmasını sağlamaya ça-lıştı ve bunda başarıya ulaştı. (Dr. İlter Turan, Cumhuriyet Tarihimiz, s. 82-83).
Şimdi hepimizi uzun uzun düşündüreceğine inandığı-m konuya geçeyim. Aynı ders kitabından aktarıyorum:
“Arap harflerini kullanmanın doğurduğu güç-lükler milliyetçilerce düşünülürken, Sovyetler Birliği’ndeki Türk cumhuriyetlerinde Arap ya-zısı yerine Lâtin harfleri kabul edildi. Değişik-liğin amacı Sovyet Türklerini kültürel ba-kım-dan Türkiye’den ve dinî bağları olan Araplar-dan ayırmak olmasına rağmen, milli-yetçi kad-roya Lâtin harf-lerinin Türkçe için çok daha uy-gun olacağını gösterdi.”
H. Ritter şöyle diyor: “Lâtin yazısın-dan beş defa kısa ve harikulâde müsait olan Arap yazısı okuma yazmayı kolaylaştırdığı için İslâm âlimleri sayısız eser vermiştir.” (Classicisme et Declin culturel dans l’histoire de Islâm, Paris 1957, s. 178-179).
Prof. Osman Turan da aynı konuda şu görüşleri dillendiriyor:
“Gerçekten İslâm harfleri şakulî, ufkî ve inkinaî olduğundan onunla bir metnin yazılması ve okunması, zaman ve emek tasarrufu sağlar; Lâtin harfleri gibi sadece ufkî ve uzun olmadığı için muhakeme mana üzerinde toplanır; Lâtin harfleriyle yazılı bir kelime incelenirken, eski yazı ile bir bakışta bir cümle okunur, hatta bir sahifenin muhtevasına nüfuz edilir... Mimarîde büyük selâtin camileri ve kervansaraylar, musi-kide Dede Efendiler ne ise, yazı sanat eserleri ile tuğralı fermanlar da ay-nı ince ve yüce ruhun tecellileridir.” (Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi).
Dr. İlter Turan da işin gerçeğini fısıldıyor idrakımıza: “Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı, okuma yazmanın yaygınlaş-masını kolaylaştırmak de-ğildir... Devrimin temel gayelerinden biri, yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyasıyla bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı.”
Sonunda, “Dinin toplum üzerindeki etkisi” zayıfladı. Peki, iyi mi oldu? Genç kızlar minibüslerde katlediliyor! Hırsızlık, uğursuzluk, yolsuzluk kol geziyor.
Bu tablonun sorumluları ise bir kesim tarafından hâlâ alkışlanıyor.


