İnsan merkezli eğitimin çocukları: Osmanlılar
Eskiden “eğitim” vardı, şimdi “öğretim” var…
Şimdiki öğretim bilgi eksenli, Osmanlı eğitimi ise insan merkezliydi: Önce insanın kıymeti öğretilir, o yoldan insanı yaratan Allah’a gidilirdi…
Bu yüzdendir ki, Osmanlı insanı din, dil, renk, ırk farkı gözetmeksizin, insanlara hizmeti ibadet telakki ediyor, “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” prensibi içinde, hayırda yarışıyor, bu ulvi ve külli yarışın bir sonucu olarak da, büyük hayır müesseseleri (vakıflar) vücuda geliyordu.
Osmanlı’da vakıf müesseselerin bolluğu ve yaygınlığı, hayırda yarışın ne denli büyük bir toplumsal heyecan dalgaları oluşturduğunu gösteriyor.
Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Osmanlı insanı, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın da en hayırlısı halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır” anlayışı çerçevesinde, hayatını yaradılış hikmetine hizmete vakfetmişti.
Devlet, insanının bu ulvi çabasından öylesine etkilendi ki (belki birazcık abartıyorum) bizatihi kendisi devasa bir vakfa dönüşüp din, dil, renk, ırk, kıyafet farkı gözetmeksizin, tüm gücünü, yönettiği insanların hizmetine sundu: Bu da Osmanlı’yı “dilencisiz bir millet” yaptı.
Böyle söylüyor meşhur Fransız gezginlerden A. De.La Motraye: “Bütün Türkiye ile Tataristan’da (Kırım’da) dilencinin yahut dilenciliği meslek edinmiş fukaranın ne olduğu bile malum değildir.” (Voyages en Europe, Asie et Afrique, La Haye, 1727, c.1, s. 263)…
Comte de Bonneval da aynı şeyi tekrarlıyor: “İstanbul şehriyle çevresinde yaklaşık iki milyon nüfus yaşıyor. Bu yapısıyla, İstanbul, Avrupa’nın en büyük şehirlerinden biridir. Buna rağmen, bu koca payitahtta (başkent) tek bir dilenciye rastlamak bile mümkün değildir.”
O günlerden daha zenginiz, ama dilenci bolluğundan geçilmiyor. Ne dersiniz, dilenci sayısı mı arttı, yoksa fitresini, sadakasını, zekâtını tereddütsüz veren hayır sahipleri mi azaldı?
Kuşkusuz hayır sahipleri azaldı. Çünkü cumhuriyet eğitimi “verme”yi değil, sadece “alma”yı öğretiyor! Ayrıca “insanın değeri” konusunda sistemin hiçbir fikri yok. Oysa hayat eğitimle şekillenir.
Şimdi Osmanlı’nın “olmazsa olmaz”ı sayılan vakıf müesseselerine gelelim: Bunlar insana (ve tabii ki hayata) duyulan sevgi ve saygının kurumlaşmış halidir.
Böyle müesseseler düşünebilmek için, insanın yaradılış hikmetini kavramak gerekir. İnsanın yaradılış hikmetini en iyi anlatan kitap Kur’an olduğuna göre, insana hizmeti pek tabii Müslümanlar kurumlaştıracaklardı. Böylece Müslüman yüreklere “vakıf” fikri doğdu ve kısa sürede imparatorluk kültürünün temeli oldu.
Bir kişinin malını-mülkünü hiç tanımadığı insanların hizmetine sunması, insanı tüm teferruatı ve kıymetiyle kavramasıyla mümkündür! Belli ki, bu idrak Osmanlı insanında mevcuttu. Bu idrak olmasaydı, otuz altı binden fazla vakıf kurulabilir miydi?..
Bu vakıflardan bazıları hayvanlara ve bitkilere yöneliktir ki, Ortaçağda böylesine derin bir çevre bilincini takdirle anmamak haksızlık olur.
El-is-ee Recus yazıyor: “Osmanlılardaki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır...
“Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde, hangi evin bacasına leylekler yuva yapmışsa, bilin ki o bir Türk evidir. Leylekleri rahatsız etmemek için ateş yakmazlar.” (Küçük Asya. c. 9).
Gez-gin Guer, başka bir örnek veriyor: “Bu adamlar (dediği bizim ninelerimiz ve dedelerimizdir) sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar... Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür...”
“Osmanlı Asırları”nda, canlı cansız tüm varlıkların Allah’ı zikrettiğine inanıldığı için, hayata “şefkat” ediliyor, hayatın en kıymetli varlığı olan insana, düşman olmaması kaydıyla, “öz kardeş” nazarıyla bakılırken, hayvanlar ve bitkiler aynı şefkat anlayışı içinde kucaklanıyordu.
Artık şunu iddia edebiliriz: Yeryüzünün ilk “sosyal devlet”i ninelerimizle dedelerimizin kurduğu Osmanlı Devleti’dir.


