“İmkân Demokrasisi” yerine “Vicdan Demokrasisi”
Osmanlı Devleti, sanılanın aksine, padişahın emir ve yasaklarıyla yönetilmezdi. Devletin, Peygamberimiz’in uygulamaları çerçevesinde geliştirilen bir “meşveret” (danışma)sistemi vardı. Hemen her konu görüşülüp tartışılır, ondan sonra karara bağlanırdı.
Düzenli toplanan “Divan” (Bakanlar Kurulu) dışında, iki “uzman” padişaha sürekli “danışmanlık” yapardı. Bunlar biri sadrazam (Başbakan), diğeri şeyhülislamdı. Padişah maddi işleri sadrazama, din ve hukukla ilgili şeyleri şeyhülislama danışırdı.
Esasen Osmanlı’da din ve dünya işleri net çizgilerle (laiklik) ayrılmadığı için, padişahlar, ekseriyetle her ikisini birden dâvet eder, gündemdeki konuları istişare ederdi.
Karar vermedeen küçük bir tereddüt hâsıl olması halinde, Divan olağanüstü toplantıya çağrılır, konu daha geniş bir zeminde tartışılırdı. Gerekli görmeleri halinde, şeyhülislam ve sadrazam, konuyu önce alt kadrolarında olgunlaştırırlardı.
Osmanlı Devleti hızlı büyümesini işte bu sisteme borçludur. Savaşlardaki galibiyetinin ve şaşmaz adâletinin sırrı da bu sistemde aranmalıdır.
Hatta bazen, padişahlar, devlet ricaliyle konuşmakla da yetinmez, kimi zaman “tebdil” çıkarak (kılık değiştirip halkla buluşmak), kimi zaman ise “Ayak Divanı” kurdurarak, halkla doğrudan temasa geçerlerdi (şimdilerde sayın Cumhurbaşkanı’nın yaptığı gibi)...
“Ayak Divanı” belli periyodlarla gerçekleştirilirdi. Bu divana yalnız İstanbul halkı değil, ülkenin her tarafından halk temsilcileri katılırdı. Bu yüzdendir ki, bazı yapancı tarihçi ve diplomatlar, “Osmanlı-Türk cemiyetine demokrasi zihniyetinin hakimiyeti ilk günlerinden itibaren hiçbir fasılaya uğramadan devam etmiştir” (Romanya eski Başbakanlarından meşhur tarihçi Iorga, Les Voyageurs français Dans I’Orient Europeen, 1928, Paris, s. 44) demektedirler.
Iorga’nın bahsettiği “demokrasi”, pek tabii bugünkü anlamda, seçimle teşekkül etmiş parlamentoya dayalı bir demokrasi değildir. “Osmanlı demokrasisi”, daha ziyade, insan haysiyetine yaraşan bir sistem arayışından doğmuştur…
Batı demokrasisi, umumiyetle elitlere hitap eden bir “İmkân Demokrasisi” olduğuna göre, “kulluk” kimliği esasında herkesi (azınlıklar dâhil) kucaklayan Osmanlı demokrasisine “Vicdan Demokrasisi” denebilir.
Osmanlı, Batı dünyasının Engizisyon Mahkemeleri’nde süründüğü devirlerde, hukuk eksenli bir “Vicdan Demokrasisi”ni kurmuş, böylece hayatın “halifesi” olan insanı mutlu etmeyi amaçlamıştı.
Şimdi gelin, bazı Batılı âlim, tarihçi ve gezginlerin bu konudaki şahitliğine kısaca göz atalım…
Bunların arasında özellkle eski ordu yapımızı Avrupa’ya ilk tanıtan diplomat olan Comte de Marsigli’nin tespitleri dikkate şâyandır. 1732’de La Haye’de yayınladığı hatıratının birinci cildinin 28-29. sayfalarında Osmanlı idaresini öve öve bitiremiyor:
“Tarihçilerimiz Osmanlı padişahlarının diktatör olduklarını dünyaya ilân ediyorlar. Hâlbuki Osmanlı Devlet sistemiyle diktatörlük arasında en ufak bir bağ yok. Nasıl olsun ki, Padişahın maiyetinde bulunan ve adına ‘Kapıkulu’ denen askeri teşkilâtın (yeniçeri ve sipahileri kastediyor) gerek eski padişahlardan kalma kanunlar mucibince, gerekse kendi gelenekleri gereği padişahı tahttan indirebiliyor, zindana bile atabiliyorlar.”
Marsigli, padişahların “diktatör” olmadıklarına dair pek-çok örnek verdikten sonra, yukarıda adı geçen kitabının 31. sayfasına şu hüküm cümlesini yerleştiriyor:
“Buraya kadar verdiğim örneklerden de anlaşılacağı gibi, Osmanlı Devleti bir aristokrasi değil, adı konmamış bir demokrasidir.”
Şimdi de buyurun, M. Porter’i dinleyelim:
“Kur’an hükümleri zulüm ve istibdada karşı çok kuvvetli bir engeldir. Savaş, ya da barışla Osmanlı hâkimiyetine giren Hıristiyan milletlerin malları ve mülkleri güven altına girer. Padişah Hıristiyan ahalinin haklarının da muhafızlığını yapmak zorundadır. Bu durumda keyfi bir istibdat manzarası görmeye imkân yoktur.”
“Osmanlılarda insan en değerli varlıktır. Çünkü Kur’an böyle diyor. Bu durumda insana baskı ve şiddet uygulanabilir mi?” (İngiliz yazar Th. Thornton, 1807).
Son söz: Kendimize gelmemiz için, önce kendimizi tanımamız şarttır!


