İki ateş arasında bir Şair: Mehmed Âkif
“Hayatı, şiirlerinden daha mükemmel bir şiir” (dünya görüşü olarak Âkif’in tam karşısında olan Hüseyin Cahid Yalçın’ın sözüdür) olan şairimizi kaybettiğimiz günün üzerinden 79 yıl geçti (27 Aralık 1936). Ama hâlâ aramızda yaşıyor gibi onu içimizde hissediyoruz. Hâlâ yaşıyor, yazıyor, konuşuyor; uyarılarıyla hâlâ güncel tartışmalarımıza çözüm üretiyor sanki.
Meselâ, içinden geçtiğimiz karmaşık günlere kendini fazla kaptırıp umutlarını tüketenlere umut veriyor:
Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz,
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz.
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çaldırsa,
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;
Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,
Taşıp da kaplasa afakı bir kızıl sarsar…
Değil mi cephemizin sinesinde iman bir…
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı vicdan bir…
Değil mi sinede birdir vuran yürek, yılmaz;
Cihan yıkılsa emin ol, bu cephe sarsılmaz!
Zaman zaman bu şiirdeki gibi kükremiş, zaman zaman içine kapanmış; zaman zaman, “Ağlarım ağlatamam, hissederim söyleyemem/ “Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzarım” diye yakınmış, zaman zaman da, “Yoktur elemimden şu ağır kubbede bir iz/ İnler, Safahat’ımdaki hüsran bile sessiz!” diye inlemiştir.
Onu hâlâ anlamadığımızı düşünüyorum. Ne Sultan II. Abdülhamid’e muhalefeti, ne Mısır’a gidişi, ne Meclis’te vekil sıfatıyla oturduğu yıllardaki suskunluğu doğru okunamamış, “mutlak taraf” ya da “kesin karşı” olma tutkumuz onu tüm gerçeğiyle tanımamızı engellemiştir.
Abdülhamid müptelâlarına göre “kötüdür, çünkü sert sözlerle Padişah’ı eleştirmiştir”…
Abdülhamid düşmanlarına göre ise; “İyidir çünkü Padişah’ı eleştirmiştir”…
Ha bir de “Allah, Mustafa Kemal’e ömrümden ömür versin” dediği rivayet ediliyor ki, külliyen bühtandır. Canından çok sevdiği vatanından 11 yıl ayrı kalmasına sebep olanları tezkiye ettiği iddiası saçmalığın dik âlâsıdır! Kaldı ki o, Atatürk’e methiye yazmayan iki şairden (ötekisi Nazım Hikmet) biridir. Bu yüzden başına bunca iş gelmiş, sivil polisler tarafından izlenmekten defalarca yakınmış, “İstiklâl Marşı şairinin İstiklâl Mahkemelerinde yargılanma utancını milletine yaşatmamak için” kendini gönüllü sürgüne mahkûm etmiştir.
Dahası var: Muhalefet partileri kapatıldı muhalif milletvekilleri susturuldu. Muhaliflerin lideri konumunda bulunan arkadaşı Ali Şükrü Bey öldürüldü. Nihayet ilk Meclis de feshedildi (1923). Mehmet Akif dâhil, muhalif milletvekillerinin hiçbiri İkinci Meclis’e alınmadı. Geçinmek için devlet memurluğu istedi, ama egemenler onu da çok gördüler. Üstelik üç kuruş mukabili yazı yazdığı Sebilürreşad Dergisi de kapatıldı ve tamı tamına açlığa mahkûm edildi.
Yani Mehmed Âkif için hem maddi, hem de mânevi anlamda deniz bitmişti! O da dostu Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa’nın dâvetini kabul ederek Mısır’a “hicret” etti. Kahire Üniversitesi’nde Türkçe müderrisliği yaparak ve Kur’an mealiyle meşgul olarak 11 sene geçirdi.
“11 saat daha kalamazdım” diyerek İstanbul’a döndüğünde çok hasta idi. Kısa bir süre sonra da, tam Peygamber Efendimiz’in vefat yaşında vefat etti (63).
Ne bayraklar yarıya indi, ne radyolar tangolarına ara verdi, ne resmi demeçler verildi, ne de gazetelere manşet oldu. Çünkü devrin hükümeti, Milli Şair’in ölümüyle ilgilenilmemesini emretmişti…
Üniversite gençliği sahip çıkmasaydı, az daha cenazesi ortada kalıyordu.
Sanki böyle olacağını sezmiş, yıllar önce bir fotoğrafının arkasına şu dörtlüğü yazmıştı:
Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyulâyı da er-geç, silecektir…
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?
Şükür ki, bilen biliyor. Allah rahmet eylesin.


