“İhtisâb Kanunnâmeleri”nden birkaç örnek
Osmanlı’yı eleştirebilecekleri bir nokta bulunca, sevinçten çılgına dönen kesimlere içimden sormak geliyor: “Yahu siz hangi dinden, hangi millettensiniz?”
“Sizin mensup olduğunuz (Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Abaza, Arnavut, Arap, Romen, Sünni-Alevi, vs.) millet, Cumhuriyet kurulduktan, Atatürk başa geçtikten sonra mı var oldu?..”
“Ondan önceniz, daha önceniz, hatta çok daha önceniz yok mu?”
Öyle bir kafa yapısı ki, sanki cumhuriyetten önce yoktuk, tarih sahnesine cumhuriyetle birlikte çıktık!”
Zaten “Atatürk olmasaydı olmazdık!” diyerek kendi köksüzlüklerini tespit ve tescil ediyorlar!
Bu zihniyet açısından geçerli olabilir, ama böyle bir mazisizliği, köksüzlüğü, geleneksizliği ve basiretsizliği millete de bulaştırmaya çalışmak, en hafifinden beş bin senelik “devlet” tarihimize ve milletimize hakarettir: Kendi payıma şiddetle reddediyorum!
Öte yandan, Osmanlı’yı bir “savaş devleti” saymak da çok büyük bir yanlıştır. Osmanlı, özünden “fazilet” olan bir “Medeniyet Devleti”dir…
Hayatı (hayvanlar ve bitkilerle birlikte) kavramış, insanı hayatın özü saymış ve insanla ilgili her konu ile yakından ilgilenmiş, herşeyi kanuna-nizama bağlamıştır.
Kısacası, Osmanlı Devleti’nde “boşluk” “loşluk” ve “başıboşluk” yoktur. Bu “tüketici hakları” konusunda da böyledir.
Oysa bu konuda aldığım soruların çoğu şu şekilde başlıyor: “Osmanlı toplumu ‘tüketim toplumu’ olmadığı için tüketici hakları konusunda düzenlemeler yaptığını sanmıyorum ama…”
Aması-maması yok efendim, o konuda da bir takım düzenlemeler yapmıştır! Çünkü devletin görevi bir kişinin bile mağduriyetine göz yummamaktır.
İsterseniz Sultan İkinci Bâyezid dönemine ilişkin İstanbul, Bursa ve Edirne “İhtisâb (belediye diyelim) Kanunnâmeleri”nden bazı örnekler verelim (hatırlayalım ki, günümüzde kırmızı etin fahiş fiyata satılmasını koskoca bakanlık önleyemiyor).
“…Ve mahkeme kararıyla yiyecek ve içecek ve giyecek ve hubûbât-ki; çarşuda ve pazarda vardır-gözedilüb her meslek sahibi teftiş oluna. Eger kim terâzûda ve kilede ve arşunda (tartı ve ölçü aletlerinde) eksük bulunursa, muhtesib (belediye) haklarından gele…
“Etmekçiler (fırıncılar), uygun olarak alınan ekmeği narh üzere pâk işleyeler, eksuk ve çiğ olmaya. Etmek (ekmek) içinde kara bulunursa ve çiğ olursa, tabanına let uralar; eksük olursa tahta külâh uralar veyahud para cezası alalar. Ve her etmekçinin elinde iki aylık, en az bir aylık un buluna. Tâ ki, aniden bazara un gelmeyüb Müslümanlara darlık göstermeyeler.
“Aşçılar pişürdükleri aşı (yemeği) pâk (temiz) pişüreler ve çanakların pâk su ile yuyalar (yıkasınlar) ve tezgâhlarında kâfir olmaya. Ve iç yağiyle nesne pişürmeyeler. Ve bir akçelik eti her ne narh üzerine alurlar ise beş pare olur. Bir akçelik aş alanın aşına bir pâre koyalar. İki pulluk dahi etmek vereler. Bir akçelikden artuk alsalar ya eksük alsalar, bu hisâb üzerine vereler. Cemî Edirne’nin aşcıları ittifakiyle teftiş olundı. Ve kile ve arşun ve dirhem gözlenile; eksüği bulunanın hakkından geleler.
“Un kapanında (un kontrol istasyonunda) olan kapan taşlarını, mahkeme kararıyla muhtesib dâim görüb gözede. Tâ ki, hile ve telbîs (hile) olub un alan ve satan kimesnelere zarar ve ziyân olmaya.
“…Ve hamallar nalsuz at istihdâm etmeyüb ve dağ yükünün iki yükünden ziyâde götürmeye… Ve ayağı yaramaz bârgiri işletmeyeler ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır (hayvandır anlamında). Her kangısında eksük bulunursa, sâhibine tamam etdüre. Eslemeyeni (dinlemeyeni) gereği gibi hakkından gele…
“… Ve hammâllar (hayvanlara) ağır yük urmayalar (O tarihte hayvan haklarını teminat altına almak için kanun çıkartmak sadece Osmanlı ceddimize mahsus bir şefkat anlayışıdır)…
“… Ve sirke ve yoğurda su koymayalar. Su katıldığı anlaşılursa, teşhir edeler veyahud tahta külâh uralar, gezdireler.”
Yarın konuya devam ederiz inşallah…


