--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

“Hamdım, yandım, piştim!”

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

Tasavvuf ehli, insanın hayat serüvenini, buğdayın ekmeğe dönüşene kadar geçirdiği serüvene benzetir…

Önce çiftçi tarlayı hazırlar (aile çocuk yetiştirmeye hazır olmalı). Ardından tohumları toprağa serper. Toprak çeşitli vitaminlerle takviye edilir. Zamanla yağmurun ve güneşin yardımıyla buğday yeşermeye başlar. İhtiyaç olursa ilâçlanır (zararlılardan koruma). Nihayet başak verir (siz onu doğum sayın)…

Başaklar (insanlar) zaman içinde yeşerir. Toplanıp harman yerinde dövülür (feleğin çemberinden geçme). Dane ile saman ayrışır (faydalı ile faydasızın ayrışması)…

Sonra bir daha dövülür (çile ve deneyim kazanma), bu kez kabuklardan (doğru ile yanlış) ayrıştırılır. Daneler rüzgâra tutulur, ayrışan kabuklar savrulur gider, elde sadece buğday kalır.

İyice yıkanır, temizlenir ve una dönüşmesi için değirmene götürülür ve daneler iki kocaman değirmen taşının arasında un haline gelir.

Nihayet una su katılarak hamur yapılır. Ardından mayalanır. Maya tutması için bir süre bekletilir. Şekil verilir ve kızgın fırına atılır.

Bu son işlemdir. Güzelce pişip ekmeğe dönüştükten sonra, sofraya gelir, bu kez insana dönüşür!

Mevlâna’nın “Hamdım, yandım, piştim” demesi de zaten bu serüvenin bir parçasıdır.

Yanmayı bilmeyen insan olgunlaşamaz, olgunlaşamayan insan fırına girmemiş hamura benzer, her kalıba girer. 

Memleketi “hamlık” götürüyor!

İnsanın “pişme” yeri “aşk” ve “muhabbet” fırınıdır. Düzgün aile hayatı ile mutluluk ve başarı da bence bunlara bağlıdır…

Yani aşk ateştir, insan pervane! Mevlevi dönüşüyle “Ya Hakk” diye diye ateşe atlamak, hamlıktan olgunluğa geçişin tek çaresi gibi gözüküyor.

Aşkımızı kaybettiğimiz ölçüde kaybolduk! Batılı reçeteler bizi olgunluğa taşıyamıyor. Yeniden Mevlâna’ya, Yunus’a dönmemiz halinde tekrar Züleyha’ya, Yusuf’a dönüşebiliriz.

Hamlıktan olgunluğa geçebiliriz.

İslâm Dini’ne “Sevgi Dini”, Peygamber Efendimize “Rahmet Peygamberi” diyenlerin “ham” ve “kaba” kalmak gibi bir lüksleri olabilir mi?

Hemen her eylemimiz içten içe aşka dönük aslında... İtiraf etsek de, etmesek de herkes bir şekilde aşkı arıyor...

Ama sadece bazıları bu arayışın şuurunda... Ayrıca sadece bazıları aradığı şeyin adını koyacak kadar cesur.

Bu yüzden kimimiz “başarı” koymuşuz aşkın adını, başarıya kilitleniyoruz; kimimiz “para” diyoruz aşkın adına, para kazanmayı aşk zannediyoruz...

Kâh “Leyla” oluyor aşkın adı, kâh “Mecnun”; bazen “Ferhad”, bazen “Şirin”; Belki Yusuf, belki Yunus, belki Mevlâna…

Bütünün kaynağı bir: Allah!..

Aşklar “Lâilahe İllallah”da soluk olur, “Muhammedün Resulüllah”da nefes alır. İşte bu yüzden Leyla’lar, Mecnun’lar, Yunus’lar ölümsüzdür. Aşk da âşıklar da sonsuzu yaşar.

Kısaca söylemek gerekirse, “aşk” olmasaydı, insan, varlığıyla var olmuş şeylerden hiçbirini yapamaz, bir anlamda yaşamazdı.

Cenab-ı Allah sevmeyi sevmeseydi, “aşk”ı yaratmaz, Efendimizi “Gel Habibim” diye Mi’rac’ına çağırmazdı.

Ve sevmeseydi Allah insanı, yaratmazdı!

Sevmeseydi arı çiçekleri, yarım kilo bal yapmak için üç milyon 750 bin sorti (iniş-kalkış) yapmaz, onca zahmete katlanmazdı.

Gördüğünüz gibi, arı çiçeğe çok büyük bir sevdayla tutkun! Yani “bal” aslında aşktır! Şifa kaynağı olması da galiba bundandır! 

 

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle