--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Güller hâlâ açıyor!

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

Hayatın gülleriyle dikenlerini birlikte yaşamanın tadını anlatmaya çalıştığım bir kitabım var: “Yaşam Bir Avuç Gül, Bir Tutam Diken”… (Nesil Yayınları). 

Şükran-ı nimet olarak kaydedeyim ki, bu kitap, yayınlandığı günden bugüne, büyük bir ilgiye de mahzar oldu…

Çünkü herkes bir anlamda kendini ve kendi sorunlarını buldu kitapta. 

Tam da bugünlerde okunması lâzım…

Neden derseniz, günümüz Türkiye’si diken tarlası gibi: Her tarafımız yara-bere. Her yanımız kan-revan: Terör örgütlerinin ürettiği sorunlar her gün yüreklerimizi kanatıyor.

Buna rağmen hayatın bazı güzel tarafları hâlâ var…

Meselâ hâlâ güller açmaya, kuşlar şakımaya, mevsim yazdan sonbahara doğru akmaya devam ediyor…

Ancak yüreklerini olumsuzluklara kilitlemeyenler ve ancak bakmasını bilenler hayatın gülümseyen (gül boyutu) yönlerini keşfedebilir ve yaşamaktan lezzet almaya devam edebilirler.

Biz ise sürekli olarak terör odaklarının ürettiği kargaşaya bakıyoruz…

Bakalım elbette: Bakalım, ama kilitlenmeyelim. Çünkü hayatta başka olgular da var: Hayatın güzelliklerini fark ederek olumsuz taraflarını dengeleyelim.

Terör dönemi böyle… Normal zamanlarımız farklı mı sanki? Normal zamanlarda paranın arkasında zevksiz, keyifsiz, mutsuz bir koşturma içindeyiz!

Yuvarlanıp gidiyoruz! İnsan oraya-buraya koştururken ya da yuvarlanırken hayatın içindeki güzellikleri fark edemez…

Hülâsa, hızlı yaşam biçimimiz hayatı ıskalamamıza sebep oluyor… O kadar acele ediyoruz ki, ibadetten bile tat alamaz olduk. Çünkü ibadet ancak huzurla yapılınca büyük keyf verir. Eski âbidlerin namaz kılarken yahut dua ederken ulaştıkları huşu’ ve huzur atmosferine hangimiz ulaşabiliyoruz? Namazımıza bile para hesabı hâkim!

Kısacası hayatın içini (mânevi unsurları kastediyorum) tümüyle boşalttık. Bu yüzden yıllardır kabukla boşluk arasında debeleniyoruz!

Yaşadıklarımızın ruh dünyamızla (mânevi dünyamız desek de olur) ilişkisi kopuk. Duygusal boyuttan mahrumuz. Salt maddî yaşıyoruz.

Bir anlamda hayat sadece para, başarı, politika ve iş kıskacına girmiş bir angarya! Hayat “angarya”ya dönüştükçe tatsızlaşır.

Hayatımız iyice tatsızlaşmadı mı? Ne zamandır hayattan zevk-keyf aldığımız yok, hayatı “iş olsun” gibilerden yaşayıp sanki sıramızı savıyoruz. 

Böyle olunca da içimizde kavga, stres, depresyon ürüyor ve birbiri içine girip yüreğimize abanıyor. Yüreğimiz karabasanlara mekân; yorgunuz, bitkiniz, küskünüz, mutsuzuz. 

Oysa her şey o kadar kolaylaştı ki: Çamaşırları ve bulaşıkları yıkamak için saatler harcamıyoruz, tek tuş darbesi yetiyor, yemeklerimiz mikrodalga fırında (dalgalanmadan) birkaç saniye içinde hazır oluyor, mektuplarımız elektronik postayla gidiyor, telefon, faks vesaire elimizin altında...

Çantamızda mini bilgisayar, cüzdanımızda sıra sıra kredi kartı, altımızda araba, arabada başka bir telefon...   

Hazır yemeklerle dondurulmuş sebzeler buzdolabında, dünya televizyon karesine sığmış; artık evler bile akıllı... Akıllı evlerde robotlaşmış insanlar oturuyor!

Abartıyor muyum? Peki yüreğini ve ruhunu kaybetmiş insanla uzaktan kumandalı robot arasında ne fark var? Ortak noktaları duygusuzluk, duyarsızlık, sevgisizlik, ilgisizlik ve kaba-sabalık değil mi?

Teknolojik gelişmeler hayatı alabildiğine kolaylaştırdı, belki daha da kolaylaştıracak, ama öyle bir bedel ödemeye başladık ki, eminim bir süre sonra kıyaslama yapacak ve “değer miydi?” sualini kendimize soracağız. Sahi değer miydi?

Hayata bakın: Her şey müthiş hızlı, işler bir düğmeye basmayla halloluyor. Anladık da, acaba hayatın düğmesi var mı?.. Ya yüreğimizin düğmesi nerede?.. 

Bir düğmeye basarak mutlu olabilir miyiz? Mutluluk düğmesi var mı?.. Bas, mutlu ol, huzurlu ol!

Teknolojinin sözde hayatı kolaylaştıran tüm buluşlarından yararlanmamıza rağmen, hâlâ neden böyle keyifsiziz, somurtkanız, acımasızız, yılgınız, kavgacıyız, vurucu-kırıcıyız, sevgisiziz?.. Neden kırgınız hayata?.. Ve neden depresyonlardayız? 

Galiba hayatın asıl unsurunu ıskaladık dostlar! Sevgiyi ve aşkı teğet geçtik galiba! Kazanmaya ve başarmaya öyle bir kilitlenme kilitlendik ki, sevgisizlikten (ve sevgisizliğin çocuğu olan her tür acımasızlıktan) dolayı yüreğimiz çoraklaştı. Ruhumuz açlıktan (sevgi açlığından) öldü. 

Ancak ruhumuzu ve yüreğimizi diriltebildiğimiz ölçüde mutluluğu yakalayabiliriz, çünkü mutluluk dışarıdaki bir olgu değil, ruhumuzun ve yüreğimizin bir iç parçasıdır. 

Hadi yeniden kendi içimize dönüp ruhumuzu ve yüreğimizi ayağa kaldıralım. Aksi taktirde teknoloji sayesinde kolaylaşmış hayatın huzursuz ve mutsuz parçaları (hatta ayrıntıları) olmaktan kurtulamayacağız.

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle