--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

“Güç zehirlenmesi” sadece siyasette olmaz

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

Para insanları, iktidar siyasi partileri, ihtiras medyayı, yoğun “mürit” kitlesinin vehmettirdiği güç ise tarikat ve cemaatleri bozar!..

Para, iktidar ve din adına sorgusuz-sualsiz teslim olmuş kitlelerin getirdiği böyle bir açmaz var.

Her birini tek tek ele alırsak...

Zengin olmak, tehdit değildir!..

İktidara gelmek, her siyasi parti için en meşru en makul hedeftir ve önemli hizmetlerin eşiğidir...

Gazetecilik meslek ilkeleri çerçevesinde yapılır, kin ve nefret bulaştırılmazsa, saygın bir meslektir...

Tarikat ve cemaate mensup olmak kıble yürüyüşüne mü’min kardeşlerle birlikte devam etmek anlamındadır ki, zaruret olmasa bile hayırlıdır.

Lâkin, şımarmamak, gururlanmamak, kibirlenmemek, sınırların dışına çıkmamak, her hal-u kârda haddini aşmamak, üstüne elzem olmayan işlere bulaşmamak, ihtirası aklın önüne koymamak şartıyla...

Yani, paranın üstüne yatıp, diğer insanlara tepeden bakmayacaksınız...

İktidar koltuğunda otururken, “Küçük dağlar benden sorulur” havasına girmeyeceksiniz... 

Siyaset siyasetçiler için “kirli” bir alan değildir, ama tarikat ya da cemaat partileşmeden siyaset yapmaya kalkarsa, kirlenir! Zira siyaset “ihtiras” ile tarikat/cemaat ise “ihlâs” ile yürür...

“Kırk derviş bir posta sığar, iki padişah koca cihana sığamaz” sözü tam da buna işaret eder.

Lâkin günümüz “derviş”lerine “post” (şimdiki zamanın “post”ları gazeteler, radyolar, televizyonlar, dergiler, kitaplar, dernekler, vakıflar, holdingler, v.s.) dar geliyor olmalı ki, siyasete yöneliyorlar ve seçime girmeden, hatta partileşmeden devleti yönetmeye talip oluyorlar.

Neyse... 

Demiştik ki, siyaset “ihtiras” ile tarikat/cemaat ise “ihlâs” ile yürür...

Bu kavramlarden biri “dünyevi”, diğeri “uhrevi”dir. Ukbaya (ahiret âlemine) dünyayı karıştırırsanız, fitne-fesat olur.

Meşhur kıssadır: Fatih Sultan Mehmed, Ebul Vefa namıyla meşhur Şeyh Muslihuddin Mustafa Efendi’yi ziyarete gitmiş, fakat “Bizim buluşmamız kaynaşmamızı, kaynaşmamız ba’del-zaman (zaman içinde) bir birimizin işine karışmamızı doğuracak, ben Padişah-ı Alem’in devlet işine, Padişah benim irşad işime karıştıkta Osmanlı’ye fitne-fesat girup zarar verecektir” mülâhazasıyla görüşme talebini reddetmiştir. 

Orta zamanların sonlarına kadar bu hassasiyet korunmuştur: Padişah tekke ve zaviyelerin hizmetlerinden, tekke/zaviye şeyhleri de devlet işlerinden uzak durmuştur.

Bu denge korunduğu dönemde devlet yücelmiş, eğitim ve irşad hizmetleri yolunda gitmiş, bu denge bozulduğunda ise siyasetin de tarikatların da dengesi bozulmuştur.

İmam-ı Rabbani Hazretlerinin tarifindeki “mürit” mumla aranıyor.  Şöyle demiştir: 

“Der Tarik-i Nakşibendi lâzım âmed çâr terk,

“Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk”.

Yani: Nakşîbendi Tarikatı’na giderken dört şeyi terk etmeli: 

Dünyayı;

Ukbayı (Ahiret saadeti için değil, yalnız Allah rızası için yaşamak);

Kendini;

Terkini (terk ettiklerini düşünmemek, fedakârlık hissiyle gurura kapılmamak)...

Şimdiki zaman başka...

Şimdiki bazı önderler, halis duygularla ve uhrevi endişelerle kendisine hürmet gösteren, elini öpen, karşısında el pençe divan duran, her sözünü “hikmet”, her hareketini “hizmet”, her yaptığını “keramet” sayan ve müthiş bir hüsnüzanla yaklaşıp lâyık olmadığı sıfatlar yakıştıran ihlâslı, idealist taraftarlarına bakıp,  devlete hükmetme gibi ifrat düşüncelere kendilerini kaptırabiliyorlar...

Kendi sınırları içinde kaldıklarına inanan tarikat ve cemaatler lütfen tespitlerimi üzerlerine almasınlar!

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle