Fetih Yürekli Fatih-2
Geçen yazımızı hatırlama babında, Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın Sultan İkinci Mehmed’e sorduğu soruyu tekrarlayalım:
“Baban feth edemedi, deden feth edemedi, onlardan öncekiler de fethedememişlerdi; peki sen neyine güveniyorsun? Senden öncekilerden daha dirayetli, daha tecrübeli, daha akıllı mısın?”
Genç hükümdar hışımla pencereye döndü. Bir süre yeniçerilerin koşturmasını seyretti. Onlar fethe inanıyordu. Ama yaşlı Sadrazamını henüz inandıramamıştı.
Yüreğine ince bir sızı girdi. Bir an için endişelendi. Ne de olsa yaşlı Sadrazamın müthiş bir tecrübe birikimi vardı. Onyedi yaşından beri devlet hizmetindeydi. Kendisi ise onyedisini geçeli ancak üç yıl olmuştu. Bu açıdan şartlar aleyhinde görünüyordu. Fakat şartlara teslim olmayacaktı. Çandarlı’ya döndü:
“Bak a vezirim” diye söze başladı, öfkesini tereddüdüne sarıp yutkunarak; “ben ne babama benzerim, ne babamdan öncekilere. Şimdiki zaman başkaca zamandır. Çaresi yok fetih olacaktır!”
İhtiyar Sadrazam, tezini savunma kararlılığı içinde tek geri adım atmadı:
“O zaman bil ki, bunun mes’uliyeti tamamiyle sana aittur, çünkü akıbeti hayır görmüyorum. Bizans İmparatoru unvanını alayım derken, korkarım padişahlıktan da olacaksın. Bu ne hırs!”
Padişah ilk defa öfkelendi: “Hırs değil iman!..” diye kükredi, “dedik a, ya biz onu, ya o bizi alacak! Hakikatli hükümdar olmanın başkaca çaresi yoktur.”
“Elinde olanla yetinsene…” diye önerdi bu kez.
“Elimdekiyle yetinirsem elimde olan da gider Çandarlı, ne belledin! Zirvede durulmaz, ya devamlı tırmanırsınız ya da aşağı kayarsanız. Ben gencim, tırmanacağım!”
Çandarlı çıkmak için toparlanırken:
“Ben söylemiş olayım, Hak Tealâ ve kulu nezdinde mes’uliyetten kurtulayım da, sen yine ne ki istersen yap, padişah sensin.”
Padişah kürklü kaftanının yakalarını tutarak cevap verdi:
“Şükrolsun biz padişah-ı cihanız ve Kostantiniye’yi fethedeceğiz!”
“İmkânsız” diye dudak büzdü Çandarlı Halil Paşa.
“Neden koca Vezir?”
“Çünkü surlar çok muhkemdir (güçlüdür), muhkem surları yıkacak cesamette (büyüklükte) topumuz yoktur.”
Genç hükümdarın karşısına yine şartlar ve sebepler çıkmıştı. Ak Şemseddin Hoca’nın sözlerini hatırladı. Gülümseyerek sordu:
“Surları yıkacak toplar günün birinde yapılacak mı?”
“Evet” dedi Sadrazam, “günün birinde herhalde ki yapılır.”
Genç Hükümdar kükredi:
“İşte bugün o gündür Vezirim! O topları yapacak zenaatkâr benim, surları tar ü mar edip fetihle buluşacak Hünkâr da benim!”
O kadar kararlıydı ki, Sadrazam’a susmak düştü.
Ne demişti Ak Hoca: “Şartlara teslim olmazsan şartlar değişir, sana teslim olurlar. Çok çalışır, çok dua eder ve çok istersen Allah’ın rahmeti tecelli eder, rahmet tecelli ettiğinde nice olmazlar tahakkuk eder. (gerçekleşir)”
Şartlar değişti, Bizans teslim oldu, çünkü rahmet inmişti. Bakın nasıl?
Bizans İmparatoru Konstantin Dragazes’in hizmetinde Macar asıllı bir top dökümcüsü (mühendis diyebiliriz) vardı: Urban Usta. Tam o sırada, İmparatorla arasında küçük bir ücret anlaşmazlığı oldu. Bu yüzden Urban Usta pılısını-pırtısını topladı ve Edirne’ye gitti. Padişah’la görüşmek istedi. Topçu olduğunu söyleyince, Padişahın bu işle çok ilgilendiği bilindiğinden, hemen huzuruna çıkardılar. Urban Usta yanında getirdiği plânları Padişah’ın önüne koydu:
“Bunlar” dedi, “Bizans’ı koruyan surların plânıdır, tarafımdan en zayıf noktalar tespit edilmiş ve işaretlenmiştir.”
Ardından başka bir deri heybe açtı:
“Bunlar da işaretlenmiş yerleri yıkacak kuvvette gülleler atabilen topların plânlarıdır. Bana imkân ve fırsat verirseniz, sizin için bu topları dökerim. Siz de surları yerle bir edersiniz.”
Rahmet tecelli etmişti:
Geriye şükür ve gayret kalıyordu.


