Eski Saray-Yeni Saray-Külliye-Beştepe
“Kimi ar’ar dedi kadd-i dildâra kimi elif;
“Cümlenin maksûdı bir, ammâ rivâyet muhtelif.”
•
Kanunî Sultan Süleyman’a ait bu dizeleri günümüz Türkçesine şu şekilde çevirebiliriz: “Muhteşem endamını bazıları ardıç ağacına benzetti, bazıları da elife… /Aslında aynı şeyi söylemek istiyorlar, ama rivayet çeşitli.”
Yani câhilin üslûbu başka, âlimin başkadır. Herkes gördüğünü kendi seviyesine göre ifade eder.
Cumhurbaşkanlığı binası da aynı akıbete uğradı: Kimimiz “Külliye”, kimimiz “Beştepe”, kimimiz “Saray” dedik, maksada göre değişen rivayetler ürettik.
Muhaliflerin, “ısraf” ve “gösteriş” gibi anlamlar yüklediğini bile bile bendeniz “Saray” denmesinden hiçbir rahatsızlık duymam. Çünkü bu millet altıyüz küsür sene saraydan yönetildi. Atatürk de sarayda (Dolmabahçe Sarayı) öldü.
Ama Batı’daki pekçok sarayı görmüş gezmiş biri olarak, hakperestçe ifade etmeliyim ki, Beştepe’deki bina tam bir “saray” değil, tam bir “Külliye” de değil. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin şanına yakışan “Büyük Devlet Evi”dir.
Ezbere konuşmuyorum: Sayın Cumhurbaşkanı’nın dâvetlisi olarak gittim, gördüm, gezdim. Elbette oturduğumuz evlerden daha lüks, ama saraylara göre çok daha sade…
Genel olarak Batılı saraylardaki şaşaa karşısında insan kendini ufalanmış, ezilmiş hisseder. Gördüğünüz ihtişam karşısında gerilirsiniz, kendinizi Kuzey Kutbu’nda yapa yalnız hissedersiniz. Fakat Beştepe’nin hiçbir yerinde kendimi öyle hissetmedim. İtiraf edeyim ki, hakkında yazılıp çizilenleri hatırlayıp hayal kırıklığına bile uğradım: Ne 250 bin liralık yemek masası vardı, ne de altın kaplama klozet ve musluklar!
En pahalı eşyalar Kasapyan Köşkü’den (Çankaya Köşkü) getirilip duvarlara asılan antika tablolardı. Duvarlara çerçeveli tablolar asmak Batılı bir anlayıştır. Bizim geleneksel mimari anlayışımızda duvarlara tablo asılmaz. Batılı resim sanatından daha üstün, daha kalıcı ve daha estetik süslemeler ve özellikle hüsn-ü hatlarla (güzel yazılar) bizatihi duvar tabloya dönüştürülür.
Osmanlı sarayları ve camileri bu tür tablolarla süslüdür. Her biri öylesine olması gereken yerdedir ki, başka yere taşıma gereği duymazsınız. Zaten isteseniz de koca duvarı bir yerden bir yere taşıyamazsınız. Bence Beştepe’nin en belirgin eksikliği budur: İğreti duran antika tabloları saymazsak, duvarlar ve kapı başları boş duruyor.
Oysa Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan Topkapı Sarayı’nın duvarları ve kapıbaşları doludur. Meselâ, Bâb-ı Hümâyûn’un (sarayı şehirden surun girişi) üzerinde müsenna yazı ile besmele ve Hicr Suresi’nin 45-48. âyetleri yazılıdır (bir zahmet meale bakın).
Bâb-ı Hümâyûn’un sağ ve solundaki tek satırlık kitabelerin birinde, “Sultan, Allah’ın emir ve yasaklarını gözetir ve mazlumları zalimlerden korur” anlamında “Es-Sultân-ı zıllullâhi fi’l-arz, ye’viileyhi külli mazlûmîn”, diğerinde ise, “Apaçık gerçeğin sahibi Allah’tan başka ilah yoktur. Emin ve sözünün eri olan Muhammed Allah’ın Resulüdür” anlamında, “La ilahe illallah El-Meliku’l-hakku’l-mübîn, Muhammedu’r-Resulullah sâdıku’l va’di’l-emîn” yazıları okunur.
Orta Kapı da denilen Bâbüsselam (Selam Kapısı) iç içe iki kapıdan oluşur. Birinin üzerinde “Lâilâhe illallâh Muhammedün Rasûlullâh”, diğerinin üzerinde, “Kapıları kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.” (Sad Suresi 38/50) meâlinde âyet-i kerîme yer alır.
Topkapı Sarayı Harem Dairesi girişinde yine bir âyet vardır.
“Adalet Kulesi” olarak şöhret bulan “Divan Odası”nın Padişahlara ait kapısının üzerinde ise, “Bir saat adaletle hükmetmek, yetmiş sene nafile ibadetten hayırlıdır” anlamında birHadis-i Şerifle adaletin önemine vurgu yapılmıştır.
Her âyet, her hadis, her kelam-ı kibar, Osmanlı devlet felsefesinin mermere işlenip ebediyete miras bırakılmış bir dışa vurumu gibidir.
Aynı zamanda bunlar, Osmanlı Devleti’nin hangi ilke ve referanslarla yönetildiğini açıkça gösteren işaretlerdir.
Kimimizin “Külliye”, kimimizin “Beştepe”,kimimizin de ısrarla “Saray” dediği mekânda işte bunlar yok.
Çünkü hayat felsefemizle birlikte devlet felsefemiz de değişti.
Şimdi artık “hoşbulduk” diyebilirim: Malum, memlekete gitmiştim, döndük hamdolsun.


