Eski hamam eski tas
Çocukken her şey çok kolaydır. Ders kitaplarını okur, öğretmenin anlattığı “Atatürk”ü hayran hayran dinler, sınıfları geçersiniz…
Ama bir de sonrası var bunun: Büyüyüp kitaplar devirdikçe, okulda öğretilenlerin gerçekle ilgisinin bulunmadığını fark edersiniz…
Tökezlersiniz. Tereddüde düşersiniz, işin doğrusunu öğrenmek için de başka kitaplara yönelirsiniz: Okudukça öfkelenir, öfkelendikçe okursunuz.
Bana işte böyle oldu: Öfkelendim, kızdım, küstüm; ama okumaktan, araştırmaktan hiç vazgeçmedim.
Yıllar yılı, “Bizi neden kandırdılar?” sorusuna cevap arayıp durdum.
Bir devlet, kendi çocuklarını neden kandırır sahi? Saklamak istediği bir şeyler mi vardır? Devlet neden bir şeyler saklamak ister?
Beynimi üşüten yalanlar, doğrular tarafından kovulana kadar uğraştım. Sonunda anladım ki, demokratik devlet vatandaşına yalan söylemez, ideolojik devletler yalan söyler… Ve benim devletimin “Kemalizm” denen bir ideolojisi var (hâlâ)…
Ders kitapları, Sultan II. Abdülhamid’e, Ermeni/Yahudi ağzıyla “Kızıl Sultan”, Sultan Vahideddin’e “Vatan haini”, kimisine “sarhoş”, kimisine “deli”, kimisine “Harem baykuşu” deyiverir.
Osmanlı Devleti’ne “Köle imparatorluk”, millete “Ümmet Leşi” (Cumhuriyetin 10. Yıldönümü münasebetiyle Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan “Nasıldı, Nasıl Oldu?” isimli kitap), padişahlara “mirasyedi” diye diye tüm geçmişimizi kirletir…
Ortada sadece Atatürk kalır…
“Eski-püskü”, “dümeni kırık”, “pusulasız”, “ışıksız” ve de “Çürük-çarık Bandırma Vapuru” ile “gizli gizli Samsun’a çıkmış ve vatanı kurtarmıştır”.
Daha doğrusu vatanın bir bölümünü: Yaklaşık iki milyon kilometrekarelik “vatan”dan yalnızca 780 bin kilometre karesini…
Onu da kimlerden kurtardık, bilemiyoruz: İngilizler, Başkentimizi işgal ettiler, ama işgali Anadolu’ya yaymadılar. Bunu yapmak yerine Yunan’ı çağırdılar. Biz İngilizlerle değil, İngilizler tarafından Batı Anadolu’ya çağrılan Yunan ordusuyla savaştık.
“Atatürk yedi düveli yendi” diye överler ya, karşımızda “yedi düvel” (devlet) filan yok, sadece “dünkü eyaletimiz” Yunan vardı: Kendi kuvvetlerine değil (Venizelos bu gerçeği anılarında söylüyor) İngiliz desteğine güvenip İzmir’e asker çıkarmış, neden sonra “İngiliz oyunu”na geldiğini anlayınca, İngiliz yöneticilerini “kalleşlik”le suçlamıştı!
Kısacası, gerçekler başka, öğretilenler bambaşka!.. İki ateş arasında bunaldık! Hepimiz derece derece “ideoloji”nin narına yandık! Bugün bunun bedelini ödüyoruz.
Yalanlarla, yanlışlardan bunalan ruhumuz, sonunda isyan etti: O isyanın içinden “yeniden diriliş” filizleniyor: “Yeni Türkiye” bu olsa gerek!
Bu bir umut ışığıdır, lâkin yeterli değil… Hükümet “yeniden diriliş” hamlesinin önünü açmalı. Doksan küsur senedir sümenaltı edilen konuların özgürce irdelenebildiği demokratik bir ortam inşa etmeli. Başlangıç olarak da 4816 sayılı “Koruma Kanunu”nu kaldırmalı…
Böylece hem “milletinin sağduyusuna güvenmeyen devlet” görüntüsü ortadan kalkar, hem de Atatürk, “korunmaya muhtaç” biri gibi gösterilmekten kurtulur!
“Vatanı kurtaran” insanın vatandaşla “sorunlu” gibi gösterilmesi, en azından ayıptır!..
Ayrıca da büyük bir çelişkidir!
Hükümet bu işe bir el atmalı. Yoksa sırf teknolojik gelişmeler ve yatırımlarla “Yeni Türkiye”yi tesis etmek mümkün değildir!
10 Kasım ritüellerine baktığım zaman, çocukluğumdan bu yana yapılanların sürekli tekrarlandığını gördüm…
Yine övgüler düzüldü, yine abartıldı, yine esas duruşlara geçilip saygılar sunuldu, televizyon kanalları yine “izindeyiz” türünden nutuklarla doldu, yine saat 09.05’te sirenler, klâksonlar, borular (gemilerden) çaldı, yine millet susta durduruldu, yine hepimize “ilkokul çocuğu” muamelesi çekildi.
Merak ediyorum: Dünya bu anma programlarına bakıp hakkımızda acaba ne düşünüyor…
“Demokratik Türkiye” mi, diyorlar, yoksa “Antidemokratik Türkiye” mi?


