Dünün ışığında günü okumak
Peyami Safa: “Onun doktorluğu da, filozofluğu da yarım kalmıştır” diyor…
Sadece bunlar mı, aslında Sultan II. Abdülhamid muhalifliği de yarım kaldı, Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın…
Kendileri iflah olmaz bir Sultan II. Abdülhamid düşmanıydı. Ağır tenkitler yazıyordu. Ama hiç görmemiş, yüzyüze hiç konuşmamıştı. Sadece çevresinde anlatılanları dinliyor, Fransa ve İngiltere’den kaçak olarak yurda sokulan gazeteleri okuyor, hakkındaki hükmü öyle veriyordu.
Anlatılanlara bakılırsa, Abdülhamid tam bir “diktatör”dü: Tam bir “le Sultan Rouge”du (Kızıl Sultan). “Pinti, korkak, evhamlı bir Padişah”tı. Gençleri asıp kesiyor, hürriyetleri kısıtlıyor, “aptalca” yasaklar koyup milleti canından bezdiriyordu. Nihayet içinde bulunduğu İttihad ve Terakki Fırkası (partisi) iktidara geldi. Rıza Tevfik Bey de milletvekili olarak Meclis-i Meb’usan’da yerini aldı.
Meclis’in açılış günüydü. Padişah salona girdi. Herkes ayakta alkışlarken, Rıza Tevfik Bey oturuyor, “Ben bir zalime kalkmam!” diye düşünüp arkadaşlarını eleştiriyor, kinle kısılmış gözlerle Abdülhamid’e bakıp homurdanıyordu.
Galiba padişah fark etti. Birden ona döndü ve “Siz Rıza Tevfik Bey, doktorsunuz değil mi?” diye sordu.
Filozof suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi kızardı: “Evet” diye kekeledi.
“Evet” dedi Abdülhamid, “Parislere gidip aleyhime çalışacağınıza, burada kalıp bir hastahane açsanız, memleket için daha iyi olmaz mıydı?”
Bu kez kulaklarına kadar kızardı Rıza Tevfik. Anlamsız bir şeyler mırıldandı.
Oturum kapanıp avluya çıktığında, derin bir nefes aldı. “Ben bunca sıkıntıya meb’us olmak için mi katlandım” diye düşündü, “adam haklı, bir hastane yapsam millet için daha hayırlı olurdu.” Beynine ilk kez bir tereddüt saplanmıştı. “Belki de padişah haklı” diye düşünmüş, sonra düşüncesinden utanıp hızlı adımlarla Meclis’ten ayrılmıştı.
Arada bir görüşlerimizi şöyle bir gözden geçirip “karşı taraf haklı olabilir mi?” diye düşünmemiz gerekiyor sanırım. Aksi halde alternatifsizliğe düşer, “tek fikir” etrafında patinaj yapar dururuz.
Neyse: Gelen günler 31 Mart Vak’ası’nı (Rumi takvime göre 31 Mart 1325, Milâdi takvime göre ise 13 Nisan 1909) getirdi. Sultan II. Abdülhamid tahttan indirildi. Büyük Britanya İmparatorluğu başta olmak üzere, Avrupa’nın büyükleri çok mutluydular. Neredeyse 150 yıldır sürdürdükleri derin politika ilk büyük meyvesini vermiş, 33 yıldır aşamadıkları dış politika dâhisi Abdülhamid bertaraf edilmişti.
İttihat-Terakki iktidarının önderleri, mücadelelerinde kendilerini destekleyen Avrupa ülkelerinin büyükelçilerine teşekkür ziyareti yapmayı kararlaştırdılar.
İttihadcılar hâlâ Avrupalı büyüklerle “amaç birliği” içinde olduklarını, Türkiye’nin hayrı için ya da İttihadcıların kara kaşları, kara gözleri için yardım ettiklerini sanıyorlardı. Ziyaret için Filozof Rıza Tevfik’le Talat Paşa görevlendirildi.
İngiliz Büyükelçiliği’ne gittiler. Ancak Büyükelçi Lord Nicholson onları kabul etme lütfunda bulunmadı. Hâlbuki Rıza Tevfik’in şahsi dostuydu.
Sonra adam emekli olup Londra’ya döndü. Rıza Tevfik de günün birinde Londra’da okuyan oğlunu ziyarete gitti. Eski dostu Lord Nicholson’la son kez görüştü. Karşılıklı kahvelerini yudumlarken, aklından çıkmayan soruyu sordu:
“O gün bizi neden kabul buyurmadınız?”
Lord bir kahkaha attı: “Dostum Rıza Tevfik Bey... Biz Jön Türkleri teşvik ettik. Onlardan büyük bir netice bekliyorduk. İhtilal olacak, istibdat ile beraber Saltanat ve hilâfet müessesesi de alaşağı edilecekti. Fakat aldanmış olduk. Beklediğimiz neticeyi alamadık. İhtilal yaptınız gerçi, Kanun-u Esasi geldi, fakat Sultan da hilâfet müessesesi de yerinde bâki...” (Özet: Abdülhamid gitti, ama hanedan devam etti).
Rıza Tevfik şaşkın şaşkın sordu: “İngiltere Devleti fahimesini hilâfet müessesesi bu derece şiddetle neden alakadar ediyor?”
“Ha... Dostum Rıza Tevfik Bey... Biz Mısır’da bilhassa Hindistan’da İslam ülkelerini idaremiz altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık, muvaffak olamadık. Hâlbuki Sultan, yılda bir defa bir selam-ı şahane bir de Hafız Osman hattı Kur’an-ı Kerim gönderiyor, bütün İslam ümmetini, hudutsuz bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyor.
“İşte biz ihtilalden ve siz Jön Türkler’den ihtilal sonunda, sultanların da hilâfetin de, yani bir selam-ı şahâne ve bir Hafız Osman Kur’an’ıyla kitleleri avucunda tutan kuvvetin de devrilmesini bekledik, aldandık. İşte bu sebeple bir soğuk adem-i kabul gördünüz…” (Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, s. 136-137).
Rıza Tevfik, İttihad-Terakki iktidarının imparatorluğu bitirdiğini, üstelik kurduğu diktatörlüğün Abdülhamid dönemine bin kere rahmet okuttuğunu, arkasından ilân edilen cumhuriyetin İttihad-Terakki diktatörlüğünü bile geçtiğini yaşayarak gördü ve “Sultan Abdülhamid’in ruhaniyetinden istimdat” dileyen “pişmaniye”ler kaleme aldı, ancak iş işten geçmişti.
Hani vakit varken diyorum, herkes duruşunu bir gözden geçirse…


