“Çok renkli” Meşrutiyet Meclisleri
“Yeni Meclis’in içinde Türk var, Kürt var, Ezidi var, Roman ver, Ermeni var, Abdullah Öcalan’ın yeğeni bile var; maşallah çok renkli bir meclisimiz oldu” diye seviniyorlar ya, meşrutiyet meclisleri toplandığında da böyle sevindiklerini hatırlıyorum...
Maşallah Birinci ve İkinci Meşrutiyet Meclislerinde de Türk vardı, Kürt vardı, Boşnak vardı, Arnavut vardı, Rum vardı, Bulgar vardı, Romen vardı, Ermeni vardı, Sırp vardı...
İnançlar açısından Müslüman, Hıristiyan, Musevi vardı...
Hatta o kadar “demokratik”ti ki, içinde “ayrılıkçı” unsurları bile barındırıyordu.
Bu noktaya kolay gelinmemişti...
Yönetmek iddiasında oldukları devletin temeline bazı milletvekillerinin dinamit koyduklarını, Sultan II. Abdülhamid derin sezgisiyle gördü ve Birinci Meclis-i Meb’usan’ı, 1 yıl 1 ay 21 gün sonra dağıttı...
Uzunca bir süre bildiği gibi yönetti. İyi ki, yoksa Osmanlı Devleti daha 1877’de dağılıp gitmişti.
Esasen halk çoğunluğu da Abdülhamid’in yönetiminden memnundu. Fakat dışarıdan güdülen bir kısım aydınlarla onların dolduruşuna gelen öğrenciler ayaklandılar.
12 Haziran 1908’de Binbaşı Enver Bey (geleceğin Enver Paşa’sı), ihtilali başlatmak üzere Selanik’i terk ederek emrindeki birliklerle dağa çıktı. Ondan üç gün sonra da 15 Haziran’da 150 kişilik taraftarı ile Kolağası Resneli Niyazi Bey Manastır’da aynı şeyi yaptı... Dağa çıkarken geyiğini almayı da ihmal etmedi (bu geyik bahsini ayrıca ele almak istiyorum)...
Subayken eşkıya oldular!
Bu ne bir fikir, ne de bir doktrin hareketiydi. Maksutları farklı gruplar, sadece Sultan Abdülhamid’i tahttan indirme maksadında ittifak etmişlerdi. Sonrası “Allah Kerim”di!
Abdülhamid tahttan indirildikten sonra nasıl bir yönetim kurulacağını ve baskılara karşı ne tür tedbirler alınacağını kimse bilmiyordu. İşin ilginç tarafı kimse bunları düşünmek istemiyordu. “Hele bir indirelim gerisi kolay” demeye getiriyorlardı. Ama gerisi hiç kolay olmayacak, koskoca imparatorluk elden gidecekti.
İkinci Meşrutiyet işte bu havada ilân edildi.
Kısa süreliğine müthiş bir coşku yaşandı. Padişah’tan istediklerini almışlardı. Dillerde adalet, müsavat (eşitlik), uhuvvet (kardeşlik) sloganları dolaşıyor, bütün cemaatlerin kutsal bildikleri Kudüs’te şeyhlerden, rahiplerden, hahamlardan oluşan garip gruplar kol kola dolaşıyor, Padişah’ın aleyhine konuşuyorlardı.
Güya Müslümanlar, Yahudiler, Samaritler, Türkler ve Ermeniler kardeşçe bir araya gelmişlerdi! Güya Abdülhamid fitnenin başıydı, cemaatleri birbirine o düşürüyordu ve bunu kişisel menfaatleri için yapıyordu.
“Herkese hürriyet! Artık Türk, Arap, Rum, Bulgar hepimiz hür Osmanlı Devleti’nin vatandaşlarıyız!” diye günlerce, gecelerce bağırdılar.
Yanıldıklarını neden sonra anladılar, ama iş işten geçti.
Sürgündeki Jön-Türkler yurda döndü. Kahraman gibi karşılandılar. Enver Bey ile Resneli Niyazi dağlardan indiler. Onlar daha büyük kahraman olarak selamlandılar. O kadar ki Resneli Niyazi Bey’in geyiği bile meşhur oldu (Selahaddin Beyin sazı gibi ha?).
17 Aralık 1908’de İkinci Meşrutiyet Meclisi toplandı. 260 milletvekilinin dağılımı şöyleydi: 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 1 Ulah toplam 133 kişi. Meclis’te 127 tane de Türk milletvekili vardı.
Balkanlar’da, Osmanlı Devleti’ne isyan eden altı Bulgar çete reisi, en azılıları Sandasky de dahil olmak üzere mebus seçilmişlerdi. Sason İsyanı tertipçilerinden Ermeni Komitası Reisi Hamporsam Boyacıyan ve Damadyan da artık Kozan Mebusu olarak Meclis-i Meb’usan’da oturuyorlardı.
“Çok renkli Meclis”, kısa süre içinde, tıpkı Birinci Meşrutiyet Meclisi gibi azınlıkların mücadele sahası haline geldi.
Gerisi malum...


