“Cihanşümul insan” yetiştirirsek “Cihan Devleti” olabiliriz
Farkında mısınız bilmiyorum, ama Türkiye’yi yönetenler bir süredir “Cihan Devleti” olmaktan söz ediyor…
Buna bayıldım: Zira Sayın Erdoğan’a ve Sayın Davutoğlu’na kadar gelen başbakanlar sadece ekonomik hedeflerden söz eder, hatta büyük çoğunluğu günü kurtarmanın peşinde koşarlardı.
Oysa sosyal hedefiniz olmadan siyasî ve ekonomik hedeflerinize ulaşamazsınız.
Nitekim ulaşamadılar: Yıllar yılı IMF’ye mahkûm, hatta zaman zaman da rehin kaldık!
Ancak, “Cihan Devleti” olmak da öyle kolay bir iş değil: Öncelikle o hedefi benimseyip içsellemiş “cihanşümul insanlar” yetiştirmek lâzım.
Şeyh Edebali, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın!” vecizesini boşuna söylememiştir.
Osmanlı Devleti, bu konuda da yöneticilerimize rehber olabilir.
Çünkü tarihimiz “cihanşümul insan”larla ve “insanlık” örnekleriyle doludur…
Eski insanımız öncelikle “insana saygılı”ydı, çünkü insan olmanın ne anlama geldiğini biliyordu.
Birbirimizin hakkını-hukukunu bu anlayış içinde gözetiyor, bizimle aynı dini, aynı inancı, aynı milliyeti, aynı siyaseti, aynı kıyafeti paylaşmayanlara karşı, yine bu anlayış içinde müsamahakâr yaklaşıyorduk.
Padişahlar dâhil, toplumu yönetenler öncelikle “Kul” olduklarının farkındaydı. Bizi “cihanşümul” yapan bu “kulluk şuuru”ydu.
İrade ve hüküm sahiplerinin yanıbaşında, onları her türlü yanlıştan koruyan hocalar vardı: Allah’ın hükmünü dümdüz anlatır, sözlerini asla sakınmazlardı.
Ruh olgunluğuna onların rehberliğinde ulaşılırdı…
Onlar sayesinde devlet “hukuk devleti” kıvamına ulaşmıştı.
Fatih’in, Vezir-i Âzam (Başbakan) Mahmud Paşa’ya şikâyeti meşhurdur:
“Bu pîre (Ak Şemsüddin’e) hürmetim ihtiyarsızdır. Başkaları benim yanımda titrerken, ben onun yanında heyecanlanırım, ellerim titrer!”
Padişahlar hocalarına böyle derin bir saygı, ince bir endişeyle bağlıydı. Hem ondan çekinir, hem de onlarla övünürlerdi…
Meşhur hikâyeyi burada tekrarlamakta fayda var…
Fetihten sonraki ilk divana (Bakanlar Kurulu toplantısı diyelim) neşeli girdiğini gören Sadrazam Mahmud Paşa, Fatih Sultan Mehmed’e şu anlamda bir şeyler söylüyor:
“Maşallah Hünkârım, alınmaz kal’ayı (İstanbul) fethetmenin neşesi çehrenize yansımış, çok mesrur görünüyorsunuz.”
Padişah, bu iltifatkâr sözlere şöyle mukabele ediyor:
“Bu ferah ki, bende görürsüz, bir kal’a fethunden değildur; Ak Şemseddin gibi bir pîr-i âziz (mübarek bir ihtiyar) zamanında yaşaduğuma sevinurum!”
Yani, “Mutluluğum İstanbul fethinden dolayı değil, Ak Şemseddin gibi bir âlimle aynı zamanda yaşadığım içindir!”
Aynı zamanı paylaştığımız için övünebileceğimiz âlimimiz var mı sahi?..
Varsa kaç tane var?..
Yoksa yetiştirilmeli diyeceğim, ama tekkeler, zaviyeler, dergâhlar, medreseler seksen küsur yıldan beri kapalı…
Övünülesi hocalar bu kurumlarda yetişirdi, zamanımızda nerede yetişecek?
Milli eğitim müfredatı malum, üniversitelerimizin hali ortada, mevcut birkaç “hoca” bile iltifat görmediğinden kendi uzletine çekilmiş…
Bazı şeyleri yeniden düşünmenin zamanı geldi sanırım: Geldi çünkü, yürek olgunluğuna ulaşmış “insan” ihtiyacımız hâd safhada…


