--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Bediüzzaman’ın tarih içindeki yeri(2)

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

Bediüzzaman Said Nursi, yenileşme ile statüko arasında kalan aydının, kararsızlık içinde bocaladığı bir dönemin ortasında yaşadı gençliğini...

Modernitenin kendini dayattığının farkındaydı. Kimse bunun etkilerinden masun kalamazdı. Bir yandan da insanın tüketildiğini, yaradılış hikmetinden git gide uzaklaştırıldığını görüyordu...

Önce insanı, başarı+para=güç (kapitalizm) dayatmasından yahut bu formüle tepki olarak gelişen ideolojik travmalardan (faşizm ve komünizm) kurtarıp tekrar maneviyatla buluşturup Yaratıcısını yeniden keşfetmesini ve böylece bir anlamda kendini fark/ idrak etmesini sağlamak gerekiyordu.

Bu ise ancak eğitimle gerçekleşebilirdi...

Ne var ki, bu eğitim, değişen şartlara göre kendini yenileyemediği için ihtiyacı karşılayamaz duruma düşen medrese sistemiyle olacak gibi değildi...

Değişimi kavrayamayan medrese iki farklı dünyayı (Doğu ve Batı’yı) tümüyle kavrayacak “insan”ı yetiştiremezdi. Eğitimde yeni bir model lâzımdı.

Bu aşamada Bediüzzaman, “Medreset’üz-Zehra” adını verdiği bir “Eğitimde Islahat Projesi” geliştirdi. Bu modelde, din ilimleriyle fen ilimleri birlikte okutulacak, her alan için kalbi sevgiyle dolu uzmanlar yetiştirilecekti. 

Doğu ve Güneydoğu öncelikli olarak okullar inşa edilmeli, sonra bu okullarla tüm vatan sathı donatılmalıydı.

Mutlakıyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde, eğitim projesini gerçekleştirmek için büyük çabalar gösterdiyse de, olmadı; çünkü siyasiler böyle uzun vadeli zor projelere değil, hemen sonuç veren popüler çıkışlara yatırım yapmak istiyorlardı. 

Her dönemin isimleri farklı, ancak tutumları aynı devletlüleri, “Medreset’üz-Zehra” projesi için ona yardım etmek yerine, onu maaşa bağlayarak susturmak istediler. 

Hepsine de çok sert tepki gösterip Başkentlerden (Önce İstanbul, sonra Ankara) ayrıldı. Erek Dağı (Van) yalnızlığında varlık aradı.

Devletten ve başkalarından umudunu kesmiş, sebeplerden tümüyle sıyrılarak “Fail-i Hakiki”ye yönelmişti. Bu yöneliş, önünde yeni ufuklar açacak, hayat telâkkisi çerçevesinde hem okullaşıp, hem de kitaplaşacaktı.

Gelin şimdi tarihsel sürece biraz yakından bakalım...

Yıl 1911-12...

Bir taraftan Balkanlar’da savaşan ordularımız, diğer tarafta Trablusgarb’ı (Libya) işgal eden İtalya’ya karşı savaşıyor...

Balkanlar yanıyor, yüreğimiz kanıyor...

Toparlanmamıza kalmadan kendimizi I. Dünya Savaşı’nın en acımasız, en kanlı cephelerinde buluyoruz (1915)...

Karşımızda İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Anzaklar, vesaireler... Âkif’in “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ” diye tanımladığı büyük çapta bir Haçlı Ordusu...

Bir tarafımız Çanakkale, Kutul Âmare, Filistin, Kanal... 

Öbür tarafımız Pasinler...

Karşımızda, Moskof sürüleriyle birlikte saldıran Ermeni Taşnak çeteleri... 

Bediüzzaman Said Nursi, “hizmet”in yeni cephesini belirliyor ve gönüllü talebelerinden oluşturduğu milis alayının (keçekülâhlılar) başına geçiyor...

O şimdi genç bir milis albayıdır. Sübhandağı “Sübhanallah” derken, Bediüzzaman, derin, şuurlu bir vatan sevgisiyle ölüme atlıyor: “Korkmayın” diyor, “ölüm birdir, tagayyür (değişme-başkalaşma) etmez!” 

Ve 1919 Şubat’ında yaralı olarak Ruslara esir düşüyor. 

Devam edeceğiz inşallah...

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle