Batı dünyasının şifresi: “Kazanmanın ahlâkı olmaz!”
Cumhurbaşkanımız sık sık Batı dünyasının çifte standardına, bir bakıma ikiyüzlülüğüne, kestirme olarak söyleyecek olursak ahlâksızlığına dikkat çekiyor.
Bence boş zahmet: Zira ahlâksızlık Batı’nın ahlâkıdır! Hiçbir kural, prensip, ayıp, günah, yanlış tanımadan sadece kazanmaya kilitlenir.
İtalyan Rönesans hareketinin en önemli figürlerinden ve Batı dünyasının fikir önderlerinden Makyavel (Niccolò di Bernado dei Machiavelli (1469 –1527) şöyle diyor: “Yeni düzende, kazanmanın ahlâkı olmaz!”
Yani, “Önemli olan oyunu kazanmaktır, hangi yöntemler kullanarak kazandığınız hiç önemli değildir.”
Siz kazanırken, kaç kişinin öldüğü, kaç ailenin mağdur olduğu, kaç çocuğun öksüz kaldığı, açlık, yokluk, sefalete sürüklendiği (Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, Dresten bombardımanları, atom bombaları, Kızılderililerin katli, zencilerin köleleştirilmesi, Afganistan’ın ve Irak’ın işgali, Suriye’nin durumu, Arap âleminin karıştırılması) önemsiz ayrıntılardır!
Kazanmaya kilitleneceksiniz, bunun için kafataslarından saraylar kuracaksınız, sömürebildiğiniz kadar çok sömüreceksiniz, basabildiğiniz kadar çok yüreğe basacaksınız, acıtacaksınız, inciteceksiniz!..
Makyavel’in öngördüğü yöntem budur ve Batı dünyası, Makyavel’i zaman zaman eleştirmekle birlikte bu yöntemi içten içe benimseyerek sürekli uygulamıştır.
Bize “ikiyüzlü” gelen yaklaşımlarının özünde “Kazanmanın ahlâkı olmaz!” yöntemi gizlidir. Bunun asıl adı ise “Batı tarzı politika”dır.
Merhametsizliğin dik alâsı, vurdumduymazlığın şahı, çifte standardın kralıdır! Ama yüzyıllardır yürütüyorlar. Aslında Makyavel yöntem vazetmemiş, uygulanan yöntemi prensip haline getirmiştir!
Hiç düşündünüz mü? Bugün Yunanistan’ın içinde bulunduğu ekonomik çöküşe Türkiye düşseydi, halimiz ne olurdu?
Tekrar IMF kıskacına girer, 70 sente muhtaç olduğu o karanlık döneme geri dönerdi. Avrupa’nın büyük finans kurumları Türkiye’yi yalvar-yakar konuma getirirdi. Bir milyon dolar için Lüksemburg gibi 2.586 kilometrekarelik, 500.00 nüfuslu bir Avrupa şehir devleti karşısında yüz suyu döktürürdü.
Çok şükür Türkiye, geçmişten kalma borçlarını IMF’ye çoktan ödemiş, fakat ne hikmetse Avrupa’yı memnun edememiştir.
“Ne hikmetse” demem sözün gelişi, yoksa Avrupa’nın zengin, müreffeh bir Türkiye görmekten öteden beri hoşlanmadığını, hatta huzurunu bozmak için, tarih boyunca elinden geleni yaptığını (sonuncusu Gezi olayları ile devlet dinlemeleri) biliyoruz.
Avrupa’nın Türkiye’ye ilişkin tercihi bellidir: Borçlu, istikrarsız, kargaşa içinde dilenen mahçup bir Türkiye görmek istiyorlar. Bu yüzden Yunanistan’a “destek” olurken, Türkiye’ye “köstek” oluyorlar! Türkiye’nin istikrarsızlaşması için de seçimlerle çok ilgileniyorlar…
Selahattin Demirtaş’ı, Kılıçdaroğlu’nu, varı-ile yoku belirsiz küçük partileri bu yüzden cilâlayıp parlatıyorlar. Ne de olsa, “Kazanmanın ahlâkı olmaz!”
Kendinize hiç sordunuz mu? Osmanlı’dan cumhuriyete geçiş esnasında, yüzlerce yıl varlığını sürdürmüş temel müesseseler (tekke, zaviye, medrese, dergâh, hattâ camiler) bir bir kapatılırken, Selçuklu ile birlikte yaklaşık bin yıldan beri kullanılan alfabe bir çırpıda değiştirilirken, bir yönü ile inançlara dayanan kıyafetten vazgeçilirken, saltanat ve hilafet kaldırılırken, laiklik getirilirken karşılaşılması mukadder olan güçlüklerle neden karşılaşmadık?..
Komünizm’den kapitalizme geçiş yapan eski Doğu Avrupa ülkeleri, o zorlu geçiş esnasında neden hiç teklemediler?..
Çin ve Arnavutluk gibi komünizmin en katı şeklini uygulayan devletler neden hiç bölünme ihtimaliyle yüzyüze gelmediler?..
Çünkü bu değişimler, Avrupa’nın öngördüğü şekilde gerçekleşti… Bu yüzden de başları derde girmedi. Oysa biz Avrupa’ya rağmen bir değişim gerçekleştiriyoruz. İslam ve Türk dünyasının bu değişimden etkilenmesi pek tabii kaçınılmazdı: İşte bu yüzden Arap dünyasının başını derde sokup bizi izole etmeye çalışıyorlar.
Ne demiş Avrupalı Makyavel: “Kazanmanın ahlâkı olmaz!”
Peki, ne demiş bizim Şeyh Edebali: “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın!”
Yani, kazanmanın da kaybetmenin de bir ahlâkı var.


