Barış güvercini yorulmasın!
Bu Nevruz’da Abdullah Öcalan’ın mektubu okunacak ve herşey gül-gülistan olacaktı...
Aylardan beri kulağımız İmralı Adası’ndaydı. Heyetler gitti, heyetler geldi, umutlar bilendi ve nihayet Öcalan’ın mektubu Diyarbakır meydanında okundu...
Şimdi gözümüz kulağımız Kandil’de: “PKK’yı fiilen yönetenler bakalım ne diyecek?” diye bekliyoruz.
Onlardan ne haber gelecek?
Haber ve mektup beklemeye biraz da alışkınız zaten: Bir farkla ki, eskiden, yani 1800’lü yıllarda Avrupa’dan haber ve mektup beklerdik...
Önce istedikleri düzenlemeleri yapar, sonra da kulağımızı Avrupa’nın büyük devletlerine tutardık: “Acaba ne buyurulucak?”
Onlar ise işi ağırdan alır, “hele şunu şunu da yapın, iyi niyetinizi gösterin” diye ayak sürçerler, bir türlü aradığımız kesinlikte cevap vermezlerdi...
Yani, “Tamam, siz de Avrupa’nın parçasısınız” demezlerdi.
Hâlbuki hem Tanzimat, hem de Islahat fermanlarını bu amaçla ilân etmiş, “Biz de sizdeniz” demeye getirmiştik.
Böylece Avrupa’nın karıştırıcı elinin içimizden çıkacağını ve huzur bulacağımızı zannetmiştik.
Osmanlı Devleti’ni yönetenler, bu beklenti içinde 3 Kasım 1839’da “Tanzimat Fermanı”nı, ondan 17 sene sonra da “Islahat Fermanı”nı yayınladılar.
Bu fermanların yazılımı aşamasında Avrupa’nın büyükleri o denli işin içindeydi ki, İngiliz ve Fransız elçileri her maddenin üzerinde Osmanlılarla birlikte çalışmıştı.
Bu çalışma sonunda ortaya çıkan metin önce Sadrazam Âli Paşa, sonra Sultan Abdülmecid tarafından mühürlenmiş ve dünya kamuoyuna açıklanmıştı.
İstenilen herşey verilmişti. O kadar ki, Fransız Elçisi dayanamamış, “Devlet-i âliyyenin bu kadar fedâkârlık edeceğini me’mûl etmez idik” (ummazdık) derken, İngiliz Elçisi, “Ne dediysek vükelây-ı Devlet-i Âliyye (Osmanlı devlet adamları) kabul etti. Eğer biraz direnmiş olsalardı, ben bir yere kadar kendilerine yardım ederdim” diyerek bir büyük gafleti seslendirmişti.
Meşhur tarihçimiz Cevdet Paşa ise, “Bu Islâhat fermanından dolayı Millet-i İslâmiyye dilgîr (kalbi kırık) oldu” diyerek kamu vicdanının rahatsızlığını dile getirdi.
Ama artık olan olmuş “Islahat Fermanı” yayınlanmıştı.
Ferman yayınlandıktan bir hafta kadar sonra, Avrupa’nın büyük devletleri Paris’te bir konferans tertiplediler. Bu konferansın ana konusu, Osmanlı’nın “Islahat Fermanı”nı değerlendirmek, yeterli bulunması halinde Osmanlı Devleti’nin Avrupa Konseyi’ne (şimdiki Avrupa Birliği yerine, o tarihte Avrupa Konseyi vardı) girmesine izin vermekti.
Konferans bitti. Yayınlanan sonuç bildirisinde, Osmanlı Devleti’nin 30 Mart 1856 tarihi itibariyle “Avrupa Konseyi”ne dâhil edilmesine karar verildiği açıklandı.
Kısaca şöyle deniyordu: “Avusturya İmparatoru, Fransız İmparatoru, Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Kraliçesi, Prusya Kralı, Sardunya Kralı ve Rusya İmparatoru, Osmanlı Hükümeti’nin bir Avrupa Devleti sayılmasını, Avrupa devletlerinin haklarından ve Avrupa Devletleri Konseyi’nden faydalanmasını kabul ettiklerini duyururlar...” (7. Madde).
Yedinci madde fena sayılmazdı. Ancak 8. madde, başta Sultan Abdülmecid ve Batı hayranı Sadrazamı Âli Paşa olmak üzere, Osmanlı Devleti’niyönetenlerin üzerinde tam bir soğuk duş etkisi yaptı:
“Osmanlı Devleti ile bu anlaşmayı imzalayan devletlerden biri veya birkaçı arasında anlaşmazlık çıktığı takdirde, Osmanlı tarafı ve Osmanlı ile ihtilâflı olan taraf kuvvete başvurmadan önce bu anlaşmayı imzalamış olan diğer devletlerin aracılığına başvuracaklardır.” Bu aba altından sopa göstermekten farksızdı. Hatta işgal tehdidi bile sayılabilirdi.
Sonunda olmadı. Dün bizi Avrupa Konseyi’ne almayanların torunları, bugün Avrupa Birliği’ne almıyorlar, hak ettiğimiz fasılları bile açmıyorlar.
Derken, Abdullah Öcalan’ın mektubu okunuyor...
Kandil’den mektup bekleniyor...
Barış güvercini gagasında zeytin dalı ile kâh İmralı’yı, kâh Kandil’e, kâh Ankara’ya uçup duruyor.
Sayın Cumhurbaşkanı farklı, Sayın Bülent Arınç farklı, Selahattin Demirtaş farklı konuşuyor...
Bu arada bizim barış güvercini yorulup umarım gagasındaki zeytin dalını düşürmez!


