--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

“Anılarımdaki Türkiye”(2)

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

Necip Fazıl, Mahir İz, Zübeyir Gündüzalp, Münir Süleyman Çapanoğlu, İbrahim Hakkı Konyalı, Abdülbaki Gölpınarlı, Eşref Edip, Sinan Omur, Bekir Berk, Cemil Meriç: Gençliğimin idol isimleri...

Kimi sonsuz bilge, kimi sonsuz âlim, kimi ebedi hatıra, kimi ölümüne mücadeleci, kimi cesaret âbidesi, kimi “yürek adam”...

Her birinin rahle-i tedrislerine diz çöküyor, bazılarından sabrı, bazılarından şükrü, bazılarından cesareti, bazılarından mücadeleyi, fedakârlığı, cefakârlığı öğreniyordum...

Huzurda her söylediklerini emerken, “cehalet”le “saadet” arasında ilişki kuruyordum: Konuştuğum her “cahil”in “gamsız”, her “âlim”in “öfkeli” olması tesadüf müydü?

“Bilme”nin zaman içinde çileye, cehaletin ise saadete dönüştüğünü neden sonra anladım. Artık iki yol vardı önümde: Ya “mutlu bir cahil” ya da “dertli bir âlim” olacaktım.

Ne cahil kalabildim, ne âlim olabildim: Ama en azından “hedef sahibi insan” olmayı başardım sanırım.

Yazarlar pek dertli olmasalar da, “muharrir”ler (aradaki farkı daha sonra konuşuruz) “dertli” insanlardır. Belki bu yüzden aykırı, bu yüzden sinirli, bu yüzden çekilmezdirler. Hem kendilerini mutsuz ederler, hem de çevrelerini.

“Yazı adamı” (hadi şimdilik kaydıyla böyle tanımlayalım) olmak kolay değil. Hele de eğitim sisteminin yanlışlarından kafanızı arındırıncaya kadar, akla karayı seçersiniz!

Ah, eğitim sistemi! Pek çok insan gibi, beni de “akrebin kıskacı”nda tüketmişti. Hem ruhumdan, hem de beynimden yaralıydım. Beynimin ve ruhumun yaralarını tedavi için de kendimi, okulda okutulmayanları okumaya verdim.

Yıllar boyu okudum, okudum, okudum. 

Hamdım, yandım, piştim: Sonra yazdım, yazdım, yazdım!..

Bir de baktım ki, yazdığım kitaplar,  küçüğüyle-büyüğüyle boyuma yaklaşmış: Çocuk kitapları, romanlar, biyografiler, denemeler, belgeseller, hikâyeler, tiyatro oyunları, senaryolar... 

Kısacası, “yazı” denince, akla gelen her şey... 

Sözün burasında, Nilüfer torunum sordu: “Sen allame-i cihan mısın ki, her konuda yazıyorsun?” 

Cevap: Hayır, “allame-i cihan” değilim! Sadece allamelerin kendilerini köşelerine çekip sırça köşklerinde günlerini gün etmeye daldıkları bir fetret devri çocuğuyum. 

Yollarda milyonlarca susuz yolcu gördüm. Yanlışta heba olan gencecik insanları izledim. Yüreğim daraldı: O darlığın içinde kaleme sarıldım ve canhıraş bir gayretle yazdım. 

Şükran-ı nimet olarak söyleyeyim ki, hiçbir kitabım vitrinlerde kalmadı. Sararıp solmadı. Yazdığım kitaplar arasında ikiyüz baskı yapanlar var. Ülkemizin en çok okunan yazarları arasına girdim (Forbes-Türkiye Dergisi’ne göre, 2011 yılının “en çok kazanan yirmi yazarı” arasındayım, ama ne hikmetse beş param yok).

Aralıksız yirmi yıl yazdıktan sonra, sekiz buçuk yıllık bir yönetim serüveni yaşadım (1992-2000)... Allah orada da muvaffakiyet nasip etti. Yönettiğim şirketler grubu (Nesil Grup), kendi alanının en büyükleri arasına girdi...

İşte o süreçte farklı bir şey oldu: Şirketleri yönetirken, kendimi yönetmeyi öğrendim.

Zaman zaman günlük politikaya çekmek istediler beni, beceremem diye girmedim, iş âlemine almak istediler, kelimelerin yerini rakamların almasından korkup gitmedim; yazmaktan başka bir “iş” yapmadım ve hiç düşünmedim...

Kısacası ben kitaplarda yaşamayı yeğledim... 

Bütün hayatım bundan ibarettir. Ötesi “zata mahsus”tur. 

“Anılarımdaki Türkiye”, isimli kitap biraz beni, biraz çevremi, biraz da Türkiye’nin son elli yılını anlatıyor, sık sık da tarihe vurgu yapıyor (Nesil Yayınlarından çıktı). 

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle