“Anılarımdaki Türkiye”(1)
Yeni bir kitabım çıktı: “Anılarımdaki Türkiye”...
Bu kitabın ne kadarı benim, tam olarak bilmiyorum! Çünkü benim yaptığım iş, torunum Nilüfer’in çocukluğuma, gençliğime, kitaplarıma, çalışmalarıma ve özel hayatıma dair sorularını cevaplandırmaktan ibaret...
Meselâ şöyle bir soru sordu: “Meraklı bir çocuk muydunuz?”
Cevap: Çok meraklıydım galiba. Ama polisiye bir romanda (Mayk Hammer), “Aşırı merak öldürücüdür” cümlesini okuduğum gün, keyfim fena halde kaçtı. Kendimi “ölü gibi” hissetmeye başladım. Sonra, “Nasılsa bir gün hepimiz ölecek değil miyiz?” diye düşünüp, bu metaforda teselli bulmaya çalıştım...
Cami imamına itiraz ettiğim gün ise “Haddini aşma” azarına tosladım. Bozulan moralimi tamir için de bizim köy evine doğru müthiş bir koşu tutturdum. Faydasızdı: O ses kulaklarımda çınlıyordu:
“HADDİNİ AŞMA!”
Baktım kaçmakla kurtulunacak gibi değil, korkularımın üzerine yürümeye karar verdim. Eve gitmekten vazgeçip yönümü tekrar camie çevirdim. İmam, takunyaları giymiş, kollarını ve pantolonunun paçalarını sıvamış, abdeste oturmuştu. Şaşkın şaşkın ter içindeki yüzüme bakarak neden döndüğümü, belki de neden koştuğumu kestirmeye çalışıyordu. Nefes nefese bağırdım:
“Öğrenmek maksadıyla sormak haddi aşmaksa, neden Peygamberimize onca soru soruldu?”
Cevap beklemeden yanından ayrıldım. Bu, imamla ilişkimin sonu oldu.
Yine de hiç faydasını görmediğimi söyleyemem: Özellikle televizyon tartışmalarında ne zaman üst perdeden “ahkâm” kesmeye başlasam, ne zaman karşımdakinin haddini bildirdiğimi düşünsem, anında bizim köy imamının azarı kulağıma çarpar: “Haddini aşma!”
Fark ettim ki, insan başkalarına haddini bildirmek için değil, kendi haddini bilmek için dünyaya gönderilmiştir...
“Beni bende demen, ben ben değilem/ Bir ben vardır bende, benden içerü” (Yunus) diyecek kadar olgun değilim elbet, ama haddimi bilmeyecek kadar da ham değilim çok şükür...
Yaşadıklarımdan ders alıp almadığımı doğrusu tam bilemiyorum: Sadece, bilmediklerimi merak etmeyecek kadar hayattan kopuk olmadığımı biliyorum.
Okuma-yazma öğrendiğim günden beri bir şeyler yazıyorum. Hatıra defteri (günce mi diyorlar) tutmayla başlayan yazı adamlığı, şiirle sürdü. Aklınıza gelen her şeye şiirler yazdım. Üzüntülerimi, sevinçlerimi, kaygılarımı, sorularımı ve sorunlarımı kafiyeleştirdim...
“Kafiye” ile “safiye” (saflık, temizlik, doğruluk) arasındaki farkı anlayana kadar yazdım, yazdım...
Torunum Nilüfer sordu: “Şiir yazar mıydınız?”
Cevap: Hayatımın belli bir döneminde “şiir” zannettiğim şeylerin “karalama”dan ibaret olduğunu şairleri ve şiiri tanıyınca anladım ancak. Rahmetli Necip Fazıl, “Şuursuz şiir, şiirsiz şuur olmaz! ” deyip şiir defterimi yüzüme fırlatınca, “şiir”den “şuur”a geçişin peşine düştüm.
Cami imamının azarından sonra tosladığım en sert duvardı bu, tuzla buz olmuştum.
Yıl 1971’di ve ben çiçeği burnunda bir “gazeteci” idim. Yirmili yaşların tüm heyecanıyla birlikte açmazlarını, yorgunluklarını, çelişkilerini, istikrarsızlıklarını da yaşıyordum.
Sonra Cemil Meriç, “devam” dedi, “şair olmasan bile kelime seçmeyi öğrenirsin.”
Mahir İz Hocam ise dua buyurdu, Münir Süleyman Çapanoğlu sırtımı sıvazladı, Hekimoğlu İsmail teşvik etti, Mevlâna ve Bediüzzaman yürek üflediler yüreğime; yazmam konusunda âdeta “el” verdiler.
Ötesi yarına kalıyor...


