Ah benim güzel halkım
Her seçimde yenilen CHP ve CHP’li yazar-çizer takımı, bir özeleştiri yapıp, halkla aralarındaki kopukluğun sebeplerini irdeleyeceklerine, her seçim sonrası, CHP’ye oy vermeyen halka veryansın ediyorlar...
Derler ki, halka öfkelenmenin mimarı İsmet İnönü’dür. 14 Mayıs 1950 seçimlerini kaybedince, “Milli Şef” unvanıyla 1938’den beri oturduğu Çankaya Köşkü’nün penceresinden Ankara’ya doğru yumruk sallamış ve “Nankör millet!” diye bağırmıştır (bir gazeteye haber olmuş, tekzip de edilmemişti).
Belli ki, yıllardır muhalefetsiz, kesintisiz ve rakipsiz iktidarında millete “hizmet” ettiğine inanıyordu...
Hâlbuki ortada “hizmet” olarak değerlendirilebilecek bir şey yoktu. Ya da İsmet Paşa’nın “hizmet” algısıyla halkın “hizmet” algısı farklıydı. Paşa “Cumhuriyet devrimleri” denilen olguyu, yani şapka giydirmeyi, türbe, cami, tekke, dergâh kapatmayı, ezanı Türkçeleştirmeyi, ders kitaplarında “inkâr fırtınaları” estirmeyi, hilâfeti kaldırmayı “hizmet” sayıyor, halk ise bunları “baskı-şiddet” sayıyor yola, suya, fabrikaya, havaalanına, istihdama, zenginleşmeye “hizmet” diyordu.
Sonraki iktidarlarında ve koalisyon ortaklıklarında ne CHP bu türden hizmetler verebildi, ne de halk bu partiden böyle hizmetler bekledi. Zira çoktan umut kesmişti. Bu yüzden iktidarsızlığa mahkûm etti... Mahkûmiyeti hâlâ sürüyor!
İşte bu yüzden halka çok kızıyorlar: CHP’li yazar-çizerler, her seçim sonrasında kin ve nefret bulutuna dönüşüyor, halkın ne “cahil”liğini bırakıyorlar, ne “yalancı”lığını, ne “satılmış”lığını, ne “hain”liğini!..
Meselâ Hürriyet gazetesi yazarlarından biri, son seçim sonrasında, halkı “kör, sağır ve dilsiz” ilân ediyor: “1950’den bu yana iktidarını sürdüren tek partinin ve onun yarattığı mutlu azınlığın düzenlediği bayramlardır bunlar. Kör-sağır-dilsiz bir halk, bunca kurtuluş bayramı yapıldığı halde neden hâlâ kurtulamadığını düşünmeden el çırpar.”
Aynı yazar başka bir yazısında, “Gazeteyi sofraya sermek için kullanan (benim notum: Bu tür gazeteleri vatandaşın başka alanlarda kullanmadığına şükretsinler), hiçbir şeyden anlamayan, sadece karnını kaşıyıp oyunu kullanan adam” olarak vatandaşlara hakaret yağdırmakta hiçbir mahzur görmüyor.
Suçu asla kendisinde arama basireti gösteremiyorlar. Ancak sofraya serilecek evsafta ve kapasitede çıkan gazetelerinde aramıyorlar. Keza tuttukları partide de aramıyorlar. Geriye sade vatandaş kalıyor ki, onlar da vatandaşa veryansın ediyorlar!
Cumhuriyet yazarıise seçmeni “öngörüsüz”, “esir” ve “akılsız...” olarak niteliyor: “Seçmenin kaçta kaçı gerçekte aklını kullanabiliyor? Kaçı ‘özgür iradesi’yle hareket ediyor? Kaçı ‘öngörüye’ sahip?”
Aynı sorgulamayı, kendi milletini öngörüsüz”, “esir” ve “akılsız ilân eden öfke tutsağı yazarlar için yapmak, acaba daha gerçekçi olmaz mıydı?
Cumhuriyet yazarlarından başka biri, haddini çok çok aşarak, seçmenin yarısına yakınını “İki torba kömüre satılmış” ilân ediyor: “Çoğunluğun, laiklik karşıtı, ulusal yararlara sahip çıkmayan, teslimiyetçi bir partiyi ve iki torba kömür ve 300 milyona (şimdiki parayla lira) onun ağzı bozuk liderini yeğleyeceğini hesap edemedik...”
Yazar öylesine akıl ve mantık dışına çıkıyor ki, laikliği tehdit altında gösteren, ülkenin yabancılara peşkeş çekildiğini iddia eden kasıtlı yayınları milletin ciddiye almadığını aklına bile getiremiyor.
Keşke bu öfke köşe yazarlarıyla sınırlı kalsa da, politikacılara hiç bulaşmasa, ama bulaşıyor. Başarısızlıklarını ve beceriksizliklerini sorgulayacaklarına, halk iradesini sorguluyorlar. Biri şöyle diyor:
“Bu halka her şey lâyık. İhanete göz yumdu. Bu halkla yola çıkılmaz. Halkımız maalesef küçük paralara satıldı. Şehidine ihanet eden bir halkla karşı karşıyayız.”
Oylarına muhtaç olduğu milletini “kara cahil”, “satılmış”, “hain” ilân eden politikacının ve halkı küçümseyen köşe yazarının hükmü nedir?
“İktidarsızlık” değil midir?


