AK Parti’ye olan kin tüm dindarlara yöneltilemez! Suçluya sahip çıkılamaz!
Helâle harama dikkat edilmeyen tutum Müslümanlık değil, ‘münafıklık’tır!
Suçlu kim olursa olsun, sahip çıkılamaz, cezası verilir. Fon vurgunu gibi kötülükleri yapanlar, mümin kimliğini yaşamalıydılar. Münafıklık belirtisinden korkmalıydılar.
Özellikle son yıllarda bazı insanlar sözleri, kılık kıyafetleri, tavır ve davranışlarıyla kendilerine dindar görüntüsü verirken, öte yandan adalet ve hakkaniyet ölçülerine aykırı olarak karanlık işler çeviriyor; yüz binlerce insanın hakkını gasp ediyor, devleti ve milleti zarara sokuyorlar. Çok sayıda ayete, sahih hadislere ve temiz insanlık vicdanına göre bu çelişkili tutum Müslümanlık değil, ‘münafıklık’tır. Çünkü -hepimizin bildiği gibi- İslam kavramı üç unsurdan oluşur: İman, ibadet ve ahlâk…
Müslüman olmanın ölçüsü ahlâktır; ahlâk yoksa Müslümanlık da yoktur. Çünkü Peygamberimizin buyurduğuna göre “Müslüman, elinden ve dilinden başka Müslümanların zarar görmediği kimsedir.”
Fon krizi soyguncuları yüz binlerce insana zarar vermişlerdir. Şu hâlde gayrimeşru yollardan kul hakkı yiyenler, sözde Müslüman, gerçekte ‘münafık’tırlar. Başka bir hadisinde Peygamber Efendimiz, “Hiç kimse kendisi için beğenip istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz” buyurmuştur. Bu hadisi dikkate aldığımızda da siyasal ortamın sağladığı imkânlardan yararlanıp kutsal kavramların arkasına saklanarak fon vurgunu gibi kötülükleri yapanlar, mümin (iman etmiş) sayılmayacağına göre, münafıktırlar. Kâfiri tanımak, bilmek kolaydır. Münafığı ise zordur.
İnsan ve Medeniyet Hareketi (İMH) geçtiğimiz günlerde fon krizine dair mühim bir bildiri yayınladı. Bildiri şu çağrıyla son buluyor:
“İnsan ve Medeniyet Hareketi olarak başta kendimiz olmak üzere bütün Müslümanları kazançlarını, ticari ilişkilerini ve hayat tarzlarını helal ve haram ölçüleriyle yeniden muhasebe etmeye; açgözlülüğün yerine kanaati, istismarın yerine dürüstlüğü, haksızlığın yerine adaleti hâkim kılmaya çağırıyoruz. Herkesi kul hakkından sakınmaya, alın terinin karşılığını eksiksiz vermeye, haksız kazançtan vazgeçmeye, ihlal ettiği hakları sahiplerine iade etmeye hata ve günahlarından samimiyetle tövbe etmeye davet ediyoruz. Müslümanca duruş, yalnızca doğruyu söylemek değil, doğru olanı yapmaktır. Helali savunurken haramdan sakınmak, adaleti talep ederken adil olmak, hakkı gözetirken kendi menfaatinden de vazgeçebilmektir. Müslüman kimliğiyle tanınan kişilerin hakka, hukuka ve ahlaka aykırı davranışları, yalnızca kendi itibarlarını değil, İslam’ın toplum nezdindeki itibarını da zedeler. Dinimizin kesinlikle reddettiği haksızlıkların İslam’a mal edilmesine yol açmak, yapılan kötülüğün sorumluluğunu, vebalini daha da ağırlaştırır. Unutulmamalıdır ki Müslüman kimliği yalnızca bir aidiyet değil, sözümüzle davranışımız arasında tutarlılık gerektiren büyük bir emanettir.” Bildirinin muhtevası son derece önemli ancak bildiri, İslâmî bir STK’nın zor zamanda konuşabilmesi, cesur, net, kararlı bir duruş sergileyebilmesi açısından ayrıca değerli. Müslümanlara temel değerleri, sınırları, ilkeleri hatırlatan benzeri açıklamalar da mutlaka yapılmalıydı. Milli İrade Platformu, kritik dönemeçlerde gazetelere verdiği tam sayfa ilanlardan birini böyle bir dönemde de vermeliydi. Bu hatırlatmalara, çağrılara, davetlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Dindarların ya da dindar görünenlerin yaptığı hatalar, işlediği suçlar, dindarlara teşmil edilemez, hele hele dine yöneltilemez. Başörtülü, namaz kılıyor, Hacca, Umreye gidiyor diye bir kişinin işlediği suç hiç kimseyi utandırmaz. Suçun aidiyeti vardır. Genelleme yapılamaz. İslam’ın toplum nezdindeki itibarına halel getiremez. Kötü örnek üzerinden ülkedeki tüm dindarlara yönelik sistemli bir saldırı var. Dindarlara yönelik saldırı, Siyonizmin emrinde hareket etmektir.
AK Parti’ye olan kinini tüm dindarlara yönelten ölçüsüzler var. Maalesef bu saldırılardan etkilenip gereksiz mahcubiyet duyanlar da var. Müslümanların dindarların içinde hırsız da arsız da ahlaksız da olur. Kendisini “Müslüman” olarak tanımlayıp İsrail’in Gazze’deki soykırımını destekleyen, İsrail’le iş tutan bile var. Kendisini “Müslüman” olarak tanımlayıp cinayet işleyen, hırsızlık yapan, yolsuzluk yapan, Müslüman katleden de var. Kimseyi tekfir etmek hakkımız ve haddimiz olmadığına göre iyi ile kötüyü birbirinden ayırmalıyız. Bakara suresi 249’uncu ayetini hepimizin dikkatli okuyup bugüne taşınması bize verilen örneklerle irtibat kurmamızı gerektiriyor. “Nefsine ve şeytana uyup yasaklı suyu içenler tökezleyip düşecek, mü’minlerin ordusu yoluna kararlılıkla devam edecektir.” Umutsuzluğa, hayal kırıklığına, özgüven kırılmasına, mahcubiyete, alınganlığa, utanmaya, sıkılmaya hiç mahal yok. Kim ne yaparsa sadece kendisine yapar. Müslümanlar kusurlu, İslâm kusursuzdur! Yolsuzlukla mücadelede en kilit yapı şüphesiz yargı, mahkemeler, hâkim ve savcılar. Türkiye olarak bu keskin tedbirleri uygulamak zorundayız. Artık bir yol ayrımındayız. Ülkemizi, “dış mihraklardan” ziyade içerdeki bu sorun tehdit ediyor, tüketiyor, çürütüyor ve ayrıştırıyor. Yapanın yaptığının yanına kâr kaldığını görenler; kötü paranın, kara paranın birilerinin cebini doldurduğunu görüyor. Devletine, talihine, hayata küsüyor veya “ben niye dışarda kalayım” diyerek o da kötülüğe dahil oluyorlar. Bir beka sorunumuz varsa, o da yolsuzluktur. Vatan elimizden kayıp gidiyor. Kime dokunursa dokunsun, kimi rahatsız ederse etsin, kimin tezgahını bozarsa bozsun, vatan, millet ve din aşkına, bu sert tedbirler uygulanmalıdır. Cezasız tedbir olmaz. Caydırıcılığı olur. Ne yazık ki etkili şekilde uygulamak mümkün olmuyor. Zira bu tedbirler, çok kişinin tezgahına dokunuyor. Bunlar da nüfuzlu, itibarlı, siyasi kimliği olanlar. Bu zümrenin; korunup kollanma yerine hak ettikleri cezaları alması insanımızı da rahatlatır. Suçlunun cezasız kalmadığı da gösterilmiş olur.
Kur’an-ı Kerim ve Hadislerde de kamu işleri dâhil, bütün görevlerin emanet olduğu, uzmanlık ve ahlâk bakımından ehil olanlara verilmesi gerektiği üzerinde önemle durulmuş; “İşler ehliyetsiz insanlara veriliyorsa kıyameti bekle!” buyrularak ehliyetsiz insanların elinde kalan özel ve kamusal işlerde krizler çıkmasının kaçılmaz olduğuna işaret edilmiştir.
Bunun ana sebeplerinden biri şudur: Devlet ideoloji ile yönetildiğinde kamuyu ilgilendiren işlere ve makamlara ehliyet ve liyakat sahibi olanlar değil de ‘bizden’, olanlar getirilir ve bugün yaşadığımızla benzer sonuçlar ortaya çıkar. Ayrıca suçluya sahip çıkmak, onları savunmak, suçundan dolayı cezaevinde bulunmasını “siyasilerin yüzünden” demek, vs. Bu yaşananları da yurt dışındaki basına ülkenin güvensizliği beyanlarıyla iktidarı şikâyet etmek. Bütün bunların hepsi (kim yaparsa yapsın) iktidarıyla muhalefetiyle suçlunun ortaklarıdır. Umutsuzluğa, hayal kırıklığına, özgüven kırılmasına, mahcubiyete, alınganlığa, utanmaya, sıkılmaya hiç mahal yok. Kim ne yaparsa sadece kendisine yapar. Mü’minin itibarını kimse sarsamaz, zira inananlar her zaman üstündür. İslâm’ı yaşadıkları müddetçe…







