Takva elbisesine bürünebildik mi?

07 Haziran 2019 Cuma

Bir ramazan ayını ve tuttuğunuz oruçları geride bıraktık. Ancak yerine getirilen oruçlarımızla hedeflenen sonuca ulaşabildik mi? Biliyoruz ki Yüce Rabbimiz orucun farziyetini bildiren ayetinde “Umulur ki takvaya ulaşırsınız” (Bakara, 183) buyurarak oruç tutmadaki hedefin takvaya ulaşmak olduğunun altını çizmiştir. Yine Yüce Mevlamız  diğer bir âyet-i celîlesinde de takva için “Takva elbisesi, işte o daha hayırlıdır.” (A’râf suresinin 26 ) değerlendirmesini yapmıştır. Öncelikle takva kavramını bir tanıyalım:

Takvâ hakkındaki âyetlerin bir bütünlük içerisinde incelenmesi halinde açıkça görüleceği üzere(geniş bilgi için bk. Bakara 2/ 197) , Kur’an-ı Kerîm’in büyük önem verdiği bu kavram, başlıca şu iki temel anlamı içermektedir:

a)Takva, itikadî konularda yanlış ve bâtıl inançlara kapılmaktan, ahlâkî ve amelî konularda ruhu kirleten kötü duygulardan, fena huylardan; eksik, kusurlu, zararlı ve haksız davranışlardan, İslâm dininde esasları belirlenmiş olan hayat tarzına uymayan bir yaşayıştan sakınmak, uzak durmaktır, 

b) Takvâ, bütün faaliyetlerde, ödevlerin yerine getirilmesinde, her türlü kötülüklerin terk edilmesinde öncelikle Allah’tan ittika etmektir; yani Allah korkusunu, O’na karşı saygılı olmayı ön plana çıkararak bu saygıyı, davranışların ve hayatın temeli yapmaktır. Takvâ bütün bu erdemleri kapsayan en geniş kapsamlı fazilettir. 

Bu sebeple maddî elbisenin vücudu koruması ve ziynetlendirmesi gibi âyetteki deyimiyle takvâ elbisesi de ruhumuzu fenalıkların bütün çeşitlerinden koruyup örten ve faziletlerin bütün çeşitleriyle bezeyip süsleyen bir elbisedir.” (Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Ank. 2006, c.II, s.512-515)

İşte daha hayırlı olan bu elbise “bilenler”in üniformasıdır.

“Görmedin mi, muhakkak ki Allah gökten bir su indirdi. Böylece onunla renkleri muhtelif mahsûller çıkardık. Dağlardan da beyaz, kırmızı, renkleri farklı ve simsiyah yollar(yaptık).” (35 Fâtır, 27)  

“İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak alimler, Allah’tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.” (35 Fâtır, 28)  

Bediuzzaman merhum bu âyet-i celîlelerde verilen ilâhî mesajları şöyle yorumlar:

“Şu bağistân-ı âlem (kâinât bahçesi) içindeki küre-i arza (dünyaya) bakıyoruz, görüyoruz ki: Bir bahçe şeklinde rengârenk yüz binler süslü çiçekli nebâtât (bitkiler) tâifeleri onda serilmiş ve çeşit çeşit yüz binler envâ‘-ı hayvânât (hayvan nev‘leri) onda serpilmiştir. 

İşte şu zemin bahçesinde bütün o süslü nebâtât ve ziynetli (süslü) hayvanât, muntazam sûretleriyle ve mevzun (ölçülü) şekilleriyle i‘lân ediyorlar ki: Biz, bir tek Sâni‘-i Hakîm’in (hikmetli san‘atkârın) san‘atından birer mu‘cizesi, birer hârikasıyız ve vahdâniyetin (Allah’ın birliğinin) birer dellâlı (i‘lâncısı), birer şâhidiyiz.” (Hayrat Vakfı Meali (Mektûbât, 20. Mektûb, 67)

Bu âyet-i celîlelerle ilgili diğer bir önemli yorumda da şunlar dikkate şayan tespitlerdir:

“Kur’ân, Allah’ı tanıtırken kalbe hitab ettiği gibi birçok defa da akla hitab eder. İçinde yaşadığımız âlemin fizik yapısının iyice incelenmesini ister. Böylece Allah’ın rahmet, kudret, hikmet ve san’atının oradaki görünümlerini de dikkat nazarlarına sunar. 

Bu iki âyette muhataplar, bitkiler âleminde, yer küresinin kabuğunda, dağlarda ve topraklarda, insanlar ve hayvanlar âleminde tezahür eden muazzam ve muhteşem çeşitliliği incelemeye dâvet edilmektedirler. 

Aynı su ile sulanan, aynı toprakta yetişen, aynı güneşten yararlanan bitkiler âleminde birbirinden güzel desenler, renkler, şekiller, tatlar, kokular, özellikler ve faydalar...

Madenlerin depoları olan damar damar dağlardaki farklı toprak yapıları, renkler, çeşitler, özellikler, faydalar... Sadece bir petrolün milyonlarca yıllarla ifade edilen oluşumunu, mermer damarlarında Nakkaş-ı Ezelinin tecellilerini düşünelim: O harika renkler, şekiller, sağlam, muhkem özellikler. 

İnsanların ihtiyaçları için hazırlanmış demir, bakır, altın, gümüş, krom, çinko, kurşun, fosfat, kalay, uranyum, volfram, kömür, boraks... filizleri ve yatakları... 

Trilyonlarca yaratığın yüz binlerce yıl boyunca muhtaç oldukları ne varsa hazırlanmış. Tesadüfe en ufak bir yer bulunabilir mi? Azıcık bilenin buna ihtimal vermesi mümkün değil. O, sadece bu âyette bildirildiği gibi Yüce Yaradan’ın azametine hayranlık duymaktan başka bir şey yapamaz.” (Suat Yıldırım Meali)

Evet, “Kulları içinden ancak alimler, Allah’tan (gereğince) korkar”. Ancak bu korku ürkütüp kaçıran değil, ürpertip yaklaştıran bir korkudur:

“Her inanmış kişide bir ürperiş vardır. Ürküş değil, ürperiş.

Allah’ın korkutuşundaki şiddeti görüp ürpermek, yaratışındaki hikmeti, şefkati, merhameti görüp ürpermek. Uyarışla ürpermek, muştuyla ürpermek.

Allah’ın maddî ve manevî nimetlerini görüp sevinçten titremek.

Gazâbını ve azâbını düşünüp korkudan bayılacakmışcasına ürpermek. Can korkusuyla değil, başkaldırmış olma korkusuyla ürpermek…

Arkaya dönüp hilkati ve ileri bakıp kıyameti görünce ürperecek olan, imânın tılsımına ermiş demektir…” ( Sezai Karakoç, Makamda, s.83,84)

Ne mutlu ürperebilenlere..Ne mutlu imanının tılsımına erebilenlere..

1-Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Ank. 2006, c.II, s.512-515

2-Hayrat Vakfı Meali (Mektûbât, 20. Mektûb, 67)

3-Suat Yıldırım Meali

4- Sezai Karakoç, Makamda, s.83,84

 

Günün Özeti

YORUM YAZ

  • Ahmed SerhendAhmed Serhend11 gün önce
    Takvâ libâsı ne güzel!Takvâ libâsı ne güzel!Takvâ libâsı ne güzel!

Günün Özeti