Ramazan’da kazandıklarımızı koruyalım
Bir Ramazan ayını daha geride bıraktık. Umulur ki Kâinatın Efendisi’nin Ramazanla ilgili olarak “Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem azâbından kurtuluştur” müjdesine, bizler de ulaşmışızdır.
Dileriz ki Ramazan’a elveda demiş olmamız; aynı zamanda, kulluğa, itaate, istikamete, cömertliğe, namaza niyaza da “Elveda!” demek olmasın.
Umulur ki Ramazan ikliminde bir ay oruçlarla, dualarla, hayır hasenatlarla, zikirlerle, fikirlerle Mevlana’nın tabiriyle söylersek, “Mihrap kenarındaki mum gibi” kıvama girmiş olması gereken kulluk anlayışımız; şu ilâhi ikazdan gereken dersi almış olsun. Yüce Rabbimiz buyurdu: “İpliğini sağlamca büktükten sonra, çözüp bozan (kadın) gibi olmayın.” (Nahl Suresi, Ayet 92)
Bu âyetle ilgili verilen bilgi şudur:
“Mekke’de Saide el-Esediyye adında akli dengesi bozuk bir kadın vardı. Bu kadın sabahtan öğleye kadar cariyeleriyle birlikte iplik büker, öğleden sonra vesveseye kapılarak o vakte kadar büktüğü ipi çözer dağıtırdı. Bu ayeti kerimede örnek gösterilen kadın işte bu kadındır. Bazı rivayetlerde bu kadının adı Reyte olarak geçmektedir.” (Ahmet Varol Meali)
Âyetin maksadı, bu hususda Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile mü’minlerin yaptıkları sözleşme ve bağlılık yeminlerine (bîatlarına) vefâ göstererek hatırlamaları hikmetine yöneliktir. (Beyzâvî, c. 1, 555) –Hayrat Vakfı Meali-
Yine arzularız ki, “Bayrama Merhaba” demiş olmamız; yalancılığa, haksızlığa, gaddarlığa, içkiye, kumara bütün çirkinliklere ve kötülüklere tekrar “Merhaba” demek olmasın. Evet, olmasın ki geçmişte insan suretinden çıkarılan ümmetlerin akıbetine düşülecek bir yola girilmiş bulunulmasın
Rabbimiz Mâide suresinin 60. âyet-i celîlesinde şöyle buyurdu:
“De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler. İşte bunlar, yeri (durumu) daha kötü olan ve doğru yoldan daha ziyade sapmış bulunanlardır.” (Mâide, 60)
Ashab-ı Kiram’dan Hz.Huzeyfe’ye (r.a.) sordular;
“Şu İsrailoğulları , dinlerini terk ettikleri için mi suretleri değiştirilerek, hınzır ve maymuna dönüşmek ve kendi kendilerini öldürmek gibi çeşitli şekillerde azap edildiler?”
Huzeyfe (r.a.)’ın onların bu sorularına cevabı şu idi:
“Hayır, onlar Allah’ı açıkça inkâr etmediler, fakat kendilerine emredilenleri yapmamak ve yine onlara yasaklanan şeyleri yapmak hususunda ısrar etmeleri sebebiyle, tıpkı bir insanın, gömleğinden sıyrılıp çıktığı gibi, onlar da dinlerinden sıyrılıp çıktılar.” (İbn-i Hacer Heytemi, İslamda Helal ve Haramlar, c.ı., s.22)
Bizlerin de böyle bir azaba uğramamamız için, Ramazan’da kazanılan iman disiplinini ve kulluk çizgisini kaybetmememiz gerekir.. Bu nedenlebir ay boyunca tuttuğumuz oruçlarımızın lisan-ı hal ile bizlere yapmış oldukları şu ikaz kulaklarımıza küpe olsun:
“Ey bizim için helalleri terk edenler, ne zaman Allah için haramları terk edeceksiniz?”
Evet, oruçlarımızın bu îkazına kulak verip, Yüce Mevlamızın oruç için gösterdiği takva hedefini yani Rabbimizin emirlerine uyma, yasaklarından korunma duyarlığını unutmayalım. Ramazanda sunulan takva zırhını, Allah’a ters düşmeme refleksini kazanmış olalım ve asla kaybetmeyelim.
Şunu asla unutmayalım ki gerçek mü’min olmanın olmazsa olmazı her zaman, her yerde ve her hususta ölünceye değin ilâhî hükümlere tam teslimiyet gösterebilmektir!Yüce Mevlamız öyle buyurdu:
“Fakat hayır! Rabbine yemîn olsun ki, (onlar) aralarında çıkan karışık işler husûsunda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı kendi (gönül)lerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslîmiyetle teslîm olmadıkça îmân etmiş olmazlar!” (Nisâ, 65)
Bediuzzaman (rh.a) bu ilâhî ikazla ilgili şu önemli hatırlatmayı yapar:
“Evet, inkâr etmemek başkadır, îmân etmek bütün bütün başkadır. Evet, kâinâtta hiçbir zîşuûr (akıl sâhibi), kâinâtın bütün eczâsı (cüz’leri-kısımları) kadar şâhidleri bulunan Hâlık-ı zü’l-Celâl’i (celâl sâhibi yaratıcıyı) inkâr edemez. Etse, bütün kâinât onu tekzîb edeceği (yalanlayacağı) için susar, lâkayd kalır.
Fakat O’na îmân etmek, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın ders verdiği gibi, o Hâlık’ı sıfatları ile, isimleri ile umum kâinâtın şehâdetine (şâhidliğine) istinâden (dayanarak) kalben tasdîk etmek ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak, ve günah ve emre muhâlefet ettiği vakit kalben tevbe ve nedâmet etmek (pişmân olmak) iledir.
Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfâr (tevbe) etmemek ve aldırmamak, o îmandan hissesi olmadığına delildir.” (Emirdağ Lâhikası-I, 312) -Hayrat Neşriyat Meali 65. Ayet Açıklaması-
İşte bu imandır ki bizlere şu tavrın sahibi yapmalıdır:
“Arz, bizi yakan ateşten bir kor haline gelse, bütün insanlar şeytanın hocası kesilseler ve dünya yüzünde tek bir Müslüman kalsa, yer, gök, taş, toprak, toz ve duman bile inkârın, reddin en baştan çıkarıcı, göz boyayıcı, akıl çelici, ruhu cezp edici mikrofonu, hoparlörü, sahnesi ve ekranı haline gelse, yine o Müslüman, bütün bunlara omuz silkecek, dönüp bakmayacak, gülüp geçecek bir iman ve ruh sağlamlığında olmak borcunda ve gücündedir.
Hiçbir diriliş erinin [islam insanının] unutmayacağı ilk ilke, ilk varoluş ilkesi, ilk kurtuluş belgesi budur.” -Sezai Karakoç, Gündönümü, s.17-19-
Yukarıda zikrettiğimiz ilâhi ikazı tekrar hatırlayarak sözlerimizi noktalayalım:
“İpliğini sağlamca büktükten sonra, çözüp bozan (kadın) gibi olmayın.”


