--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Önemli olan VAKTİ değerlendirebilmektir

Süleyman Önsay
Süleyman Önsay

Yarın miladi takvime göre bir yılı geride bırakırken nasip olursa yeni bir yıla adım atmış olacağız. Tabii ki insan için esas önemli olan ve değişmeyen gerçek; takvimlerin neyi, neye göre gösterdiği değil, ömürlerin nasıl geçtiği ve neleri neye göre ortaya koyduğudur. 

Allah’ın bir lütfu olarak bizlere sunulan hayatın yıllarını, aylarını ve günlerini hatta anlarını bile gereği gibi değerlendirilmesidir. Genellikle zamanının kıymetinin bilinmesi denilince vakit sözcüğünden hemen sonra nakit kelimesi dilimizin ucuna geliverir. “Vakit nakittir, efendim” denilerek zamanın önem ve değeri vurgulanmaya çalışılır. Vaktin kıymetini parayla ölçmeye kalkanlar şu veciz ifadelerin ortaya koyduğu gerçeği herhalde hiç düşünmemiş olsalar gerektir:

“Vakit nakittir, ama yüz dirhem altınla bir karışlık zaman satın alamazsınız” (Shakesepare.Bk. Tayyip Karakaya, Güzel Sözler Antolojisi, s.313). 

“Hiç kimse, geçmişini satın alacak kadar zengin değildir” (Oscar Wilde.Bk. Ali Ünlü, Vecizeler- Öğütler-Parolalar, s.481). 

Aslında vakit kâinattaki tüm nakdî ve aynî değerleri aşan bir kıymettir. Hatta kendi dışındaki tüm nimetlere varlık ve önem kazandıran bir değerdir. Dünyada vaktini tamamlayanın artık nesi vardır ki!.. 

“Vakit, hayattır” diyen şehid Hasan el-Bennâ (rh.a.) bu hususta  en güzel, en özlü tanımı yapmıştır. 

Şu îkaz da bu gerçeğin bir başka şekilde vurgulanmasıdır: “Hayatınızı seviyorsanız, zamanınızı boşa geçirmeyiniz. Çünkü zaman hayatın tâ kendisidir.” (Benjamin Franklin,Bk. Ali Ünlü,a.g.e)

İslâm Dünyasının bugünkü duruma düşmesindeki en büyük etkenlerden birinin de zamanla olan ilişkiyi ayarlama melekesini kaybetmesi olarak değerlendiren bir düşünce adamımız bu hususta şunların altını çizerek bizleri uyarır:

“Zamanın fethi, uzayın fethinden önemli ve aslında o fethin de sebebidir... Ancak, zamanı kullanmasını bilenlerdir ki, medeniyetler kurmuşlar ve arkalarında onları unutturmayacak eserler bırakmışlardır. Zamanın nabzını elinden kaçıranlar ya da zamanı bir sel, bir çığ haline getirip sürüklenenler ise, zamanla olan yarışı yitirmişler ve zamanın gözünde arkeolojik malzeme olmuşlardır.” (Sezai Karakoç, günlük yazılar IV gün saati, İst. 1986, s. 17.)

Zamanı kullanma melekesini yitirerek bugün kültürünü, medeniyetini, hayat tarzını arkeolojik ve folklorik değerlere indirgeyen kendilerini de ikinci sınıf dünya insanı seviyesine düşürten sözde müslümanların, zaman bağlamında yaptıkları bir tek şey vardır. O da zamana sövmektir!

“Hepimiz biliriz ki, özellikle insanların başına gelen kötü olayları feleğe izafe etmek oldukça yaygın bir inançtır. Bu inanç birçok deyimde de ifadesini bulmuştur. Nitekim ‘feleğin çemberinden geçmek’, ‘kahpe felek’, ‘feleğin sillesini yemek’ vb. ifadeleri hemen hepimiz bilir ve kullanılırız... İşte Hz. Peygamber’in ‘zamana sövmeyiniz’ sözüyle işaret ettiği husus da budur, yani feleğe sövmektir...

İslâm’a göre başımıza gelen her türlü olay, iyi olsun, kötü olsun, Allah’ın yaratması sonucudur... Felek, yani zaman denen şey de Allah tarafından yaratılmıştır ve Allah’ın iradesine boyun eğmek durumundadır.

Bu durumda, bir kişi başa gelen kötülükler ve musibetler karşısında feleğe ‘kahpe felek’ diyerek sövmekle, aslında felek dediğimiz zamana değil, zamanı yaratan Allah’a sövmüş olmaktadır.” (M. Hayri Kırbaşoğlu, Sünnet’ten Çağa Elli İki Mesaj, İlâhiyât, Ankara 2005, s.36.) 

Mümine düşen zamana sövmek değil; zamana hakim olmak, onun her parçasını “Hayata yeniden başlasaydım, saniyelerin nabzını tutardım” diyen ünlü yazar gibi değerlendirebilmektir (Dostoyevski, Bk. Ali Ünlü, a.g.e., s. 481). Kaldı ki bu kişisel bir tercih meselesi değildir. Bu, Yüce Kur’an’ın ilâhi bir emridir. Allah (c.c.) şöyle buyurdu:

“O halde işini bitirince hemen kalk.” ( İnşirâh, 94/7) Yani, “Önemli işlerden birini tamamlayınca ardından başka bir işe yönel ki böylece bütün vakitlerini önemli işlerle değerlendirmiş olasın.” (Prof. Dr. Hayreddin Karaman ve Diğerleri, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, DİBY, c.5)

Sözlerimizi Said Nursi merhumdan şu çağrı ile noktalayalım:

“Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan (işlerinden) kazandığına mesrûr olur (sevinir) ve ne de kaybettiği şeye mahzûn olur. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da berâber gidiyor. Sen de yolcusun. Sen de gidiyorsun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû  etmiştir (doğmuştur). Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücûdunda tavattun etmeye (yerleşmeye) niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahâzâ (bununla berâber), ebedî ömrün önündedir. O ömürde, bâkîde göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fânî ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-i bâkîden hiç haberin yok! Seni ölüm sekerâtı (can çekişmesi) uyandırmadan evvel uyan!” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe,115)

 

Süleyman Önsay Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle