Nimetler ikram değil, imtihandır!

04 Ocak 2019 Cuma

Yüce Rabbimiz şöyle buyurdu:

“ İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır; sonra ona katımızdan bir nimet verdiğimizde, ‘Bunu ancak bir bilgi sayesinde elde ettim’ der. Aksine o nimet bir imtihandır ama çokları bunu bilmez.

Onlardan öncekiler de böyle sözler söylemişti; ama elde ettikleri şeyler onlara fayda vermedi.” (Zümer Suresi, 49 ve 50)

Bu ilâhî mesajlarda şu noktalar dikkatlerimize sunulmaktadır:

1-İnsanoğlu genelde sıkıntı, ihtiyaç, acizlik hallerinde Rabbini hatırlamakta ve ona yönelip yalvarmaktadır.

2- Rahatlık, bolluk ve güçlülük durumlarında ise bunları kendinden bilmekte ve adeta Mevla’yı unutmaktadır.

3- Sahip olunan tüm nimetler Allah tarafından insanlara imtihan için verilmiştir ve insanların çoğu bunun bilgi ve bilincinden uzaktır.

4- Daha önceleri de Karun gibi niceleri “Bütün bu verilenler bizim bilgi ve becerimiz sayesindedir” diyerek her şeyi kendilerinden bilmişler ve aynı şeyleri söylemişlerdi. Ancak dünyada sahip oldukları hiçbir şey onları, ölümden kurtaramamıştı. Yarın, Öte’nin hesabına ve azabına karşı da onlara hiç mi hiç fayda sağlamayacaktır. 

Evet, bugün “bizim malımız, bizim mülkümüz, bizim gücümüz, bizim servetimiz, bizim yetki ve hakkımız” diyerek sahiplendiğimiz tüm dünya nimetleri bizlere birer imtihan vesilesi olarak Yüce Yaratıcımızca sunulmuştur. Tüm bize lütfedilenlerle nankörlüğün mü yoksa şükrün mü insanı olacağız? Bütün bu verilenlerle itaatin mi yoksa isyanın mı adamı olacağız? Bize bahşedilen türlü nimetlerle, onları bize sunan Mevla’ya mı kul olacağız yoksa paranın, malın, mülkün, makamın, nefsin, şehvet ve arzuların mı kölesi olacağız? İşte dünya, tüm değer ve varlıklarıyla bu denemenin sahnesidir. Doğum-ölüm çizgisi olan hayat da bu imtihanın adıdır. Nimetler de bir nevi bu sınavın sorularıdır. Nimetlerin ne anlama geldiği noktasında şu veciz ifadeler ne kadar manidardır: 

“Müslümanın nimetleri kutludur. Müslüman, nimetleri kutlu bilir. Bir Batılının, bir komünistin, bir puta tapanın gözünde, yenilen ve içilenler… tanrılaşmamışsa, maddeleriyle neyseler ondan ibaret bilinir ve öylece değerlendirilirler. Hatta, lugatlarında, ‘nimet’ kelimesini tam karşılayacak bir kelime bile yoktur. Nimeti tanrılaştırmaksa, her şeyden önce nimete zulümdür. Çünkü, nimetin her tarafından kulluk sızar. Nimetler de, her türlü güç ve imkanlarını yaratıcının görülmesine çevirirler. Nimetin tüketilme özelliği biraz da buradan geliyor. Her nimet, sanki, insanda insana bir haz sunarak fani oluyor ve aradan çekilirken insanı Yaratıcısıyla baş başa bırakıyor. Sanki nimetin ödevi, kendiliğinden bir ruh ve şuur gücüyle Yaratıcıya dönmeyen insanı içgüdülerinden yakalayarak Allah’a çevirmek, Allah ile insan arasına bir köprü kurmak ve sonra aradan en alçakgönüllü bir biçimde çıkmaktır. Nimet ve sofra, Allah’ın önünde fani olmanın ne zengin tablosudur! İşte böylece, her şey birbirine nimet olarak, her şey birbirinin içinde yok olarak çekiliyor ve ortada yalnız o kalıyor!” (Sezai Karakoç, Kıyamet Aşısı, Diriliş Yayınları,s.28.)

Evet unutmayalım ki; en küçüğünden en büyüğüne, en basitinden en zorlusuna, en ucuzundan en paha biçilmezine kadar tüm değerler kutsal birer emanettir ve bizler için imtihandır. Onları Allah’ın irade ve rızasına yani koyduğu helal-haram ölçü ve hükümlerine uygun olarak elde edip değerlendirenler bu imtihanı kazanmış olacaklardır. “Dilediğim yoldan kazanır ve istediğim şekilde harcarım” mantığıyla hareket edenler de kaybetmiş olacaklardır. 

Diğer taraftan bazı cahiller, nimetleri Allah’tan bilmekle  beraber; “..kendilerine verilen nimetleri, Allah indinde makbul kimseler olduklarının alâmet ve delili zannederler. Oysa, Allah’ın bu dünyada verdiği nimetler bir fitneden (sınamadan) başka bir şey değildir. Dünyada verilen nimetler ikram olsun diye değil, imtihan için verilmektedir. Eğer aksi olsaydı, Hak üzerinde olanlar yoksulluk içinde kıvranırken dalâlet üzerinde olanlar lüks ve zenginlik içinde yüzmezlerdi..” (Mevdudi, Tefhim’ul Kur’an, c. 5, s.117)

Yine kesinlikle göz ardı etmeyelim ki “..âhiret mükâfatı yanında gelip geçici olan dünya nimetleri -çok da olsa- azdır. Dünyada az yaşayan, fakat Allah rızâsını kazananlar âhirette ebedî saadetlere nail olacaklar, dünyada çok yaşayan, dünya nimetlerinden çokça istifade eden, fakat Allah rızâsını kazanamayanlar ise âhirette daha önemli ve büyük nimetlerden mahrum kalacaklardır. Hâsılı kimseye haksızlık edilmeyecek, herkes ettiğinin karşılığını görecektir.”(Prof. Dr. Hayrettin Karaman ve Diğerleri,  Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, c. II, s. 7)

Ne mutlu nimetlerin ikram değil, imtihan olduğunun bilincine erenlere!

Ne mutlu elde ettikleri dünya emanetlerini cennet nimetlerine dönüştürebilenlere!..

 

Günün Özeti

YORUM YAZ

  • mhmtmhmt5 ay önce
    Allah razı olsun. Kime imtihan, sadece bireylere mi?Dediklerinize aynen katılıyorum. Eğer dosdoğruyu olduğu gibi söyler, uygulamazsanız şeytan ve ahalisi de nefislerimize hoş gelecek uygulamaları da dosdoğru gösterecek ve böylece dini kendimize uyduracağız. Yani imtihanı kaybederken nimetleri hüpleteceğiz. Lafla dosdoğruyu kaynaklardan da örnekler vererek çok güzel ortaya koyuyoruz. Ama yaşamaya gelince olmadı demogojiyle dini kendimize uydurmayı da becerebiliyoruz. Bizim diğerlerinden ne farkımız var? Yahudiler hıristiyanlar kitabı tahrip ettiler, bizler kendimize uyduruyoruz. Sahi ne farkımız kaldı? Dini işimize geldiği gibi yorumlarsak onlardan ne farkımız var, olur? La diyemediğimiz yerlerde ala demeyi çok güzel beceriyoruz. Örneğin kısasa kısas diyen Rabbin bilmez biz bilir mişiz gibi haini yıllarca asacağımıza besleyerek cezalandırırıp arkasından ben haini bir gün değil yıllarca besleyerek cezalandırıyorum ayakları yapıyoruz. Yıllarca Ayasofya açılacak derken kiliseleri imar ediyoruz. Faizi tavan yaptık. Milli piyangolarla fuhşiyatlarla vergi şampiyonu olduk. Hangi birini yazalım sayın hocam. Dini imtihan olarak anlatıyoruz da nimetler karşısında imtihanı kaybedecek kaybettirecek uygulamalarla neyi anlatabiliriz? Ne kadar inandırıcı olabiliriz? Başkalarında gördüğümüzün alası bizde var. Terzi kendi söküğünü dikemezmiş. Ona benziyor. Gerçekten dosdoğru yolda mı yürüyoruz? Şeriat mi demokrasi mi? Dosdoğru yol mu dünyevi yol mu? Kullandılar, kullanmaya devam edecekler, durmak yok yola devam derken genel bir uyarı ile kafa karıştırmakla elimize ne geçiyor? La diyemiyorsanız ala diyelim diyenler acaba neyi amaçlıyorlardı? Din tüccarlığı ile dosdoğru yola girilebilir mi? Raydan çıkanlar dosdoğru yolun rayını yol olarak gösterirken ne kadar samimi olabilirler? Acaba dosdoğru yol budur derken biz almayalım buyrun demekle neyi amaçlıyoruz? Demogojiyle uyandırma mı yada sivrilenleri görüp yok etme yolunu mu gösteriyoruz? Sivrilinki ezelim, çamur atalım, yok edelim mi demek istiyoruz? Evet dosdoğru yol budur ama siz yinede bilin ama birlikte yaşamaya çalışma yerine bireysel yaşamaya devam mı edin, diyorsunuz? Hocanın dediğini yap gittiği yoldan gitme neden söylenir oldu? Şüpheler dağ gibi? Bu bir taktik mi? Kainatı yoktan var eden, fiziki kanunları yaratan, zerrelerden yıldızlara tüm kainata hâkim olan Allah’ın gösterdiği doğru yol olan İslam dininin kanunlarına şeriat kanunları denir. Şeriat hükümleri Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerif ve icmaya dayanır. Şeriat Allah’ın koyduğu dini ve dünyevi hükümlerin tümüdür. Sevgili Peygamberimiz(sav) buyuruyor: “Ey amca! Allah’a yemin ederim ki güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de bu davadan vazgeçmem, Ya Allah bu dini hakim kılar ya da ben bu yolda yok olur giderim.” Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz, servete, şöhrete ve debdebeye asla itibar etmedi. Zaman oldu ki, Arabistan’ın bütün hazineleri ve altınları eline geçtiği, tabir caiz ise, dünya her şeyi ile O’na iltifat edip, kendisini cezp etmek istediği halde, O onlara itibar etmedi ve onlardan ne KENDİSİNE BİR PAY ayırdı, ne YUMUŞAK YATAKTA yattı, ne LEZİZ YEMEK yedi ve ne de İHTİYACINDAN FAZLA BİR KAT ELBİSE giydi. Medine’ye hicret ederek az zamanda birçok fütuhata mazhar olduğu, dünya O’na boyun eğip meftun olduğu halde, O, asla dünyaya itibar etmedi. Hz. Ömer (r.a) şöyle anlatıyor: “Bir gün Allah Resulünü ziyarete gitmiştim. Hizmetçisi Rebah’dan izin istedim ve içeri girdim. Allah Resulü bir hasır üzerine yattığı için, yüzüne hasırın izleri çıkmıştı. Tahtadan yapılmış olan dolaba baktım; bir tasın içinde sadece biraz arpa vardı. Bu manzara karşısında duygulandım, gözlerim doldu ve kendisine: Ey Allah’ın Resulü! Kisralar ve Kayserler saraylarında lüks ve rahat içinde yaşarlarken sen burada sıcağın altında, mübarek vücuduna hasırın izleri çıkmış olarak yatıyorsun. Halbuki sen Allah’ın Resulüsün. Müsaade etsen de sana bir yumuşak yatak yaptırsak.” dedim. Allah Resulü tebessümle yüzüme baktı ve şöyle buyurdu: “Dünya benim neme gerek Ya Ömer! Dünya onların, ahiretin ise bizim olmasına razı olmuyor musun?” Gerçekten nereye gidiyoruz? Yoksa yapılan yanlışlarla nüfus planlaması yapılıyor da biz yanlış mı anlıyoruz? Bizimde sevgili peygamberimiz (sav) gibi örnek olup yaşama mecburiyetimiz yok mu? Örnek olacakların yanlışları artıkça inandırıcılığımız olmaz. Piyasa en güzel öğretmendir. Piyasa bozulursa vatandaşta bozulur. Okulda ve ailede hiçbir şey veremeyiz. Caydırıcı cezalar konulup herkese eşit uygulanmadan lafla düzelme de olmaz. Okullarda ve ailelerde anlatılanın tersi uygulandıkça da boşa kürek çekmeye devam ederiz. At izini it izine karıştırıp masumları yakanları görmemek, yaşın yanında kuruyu yakmak, adaleti geciktirip zulüm yapmak, sui zannı tavan yapıp haşa ilah gibi hiçbir suçu olmayanların bile kalbini okuyup kriptodur diyerek hainler yerine vatanseverleri hain ilan etmek, uç maymunu oynayıp maymuncuk gibi her kapıyı açmak ve dini kendimize uydurmak uzaylıların yaptığı yanlışlardan birkaçı galiba. Böyle olunca da şüpheler artıyor, inandırıcılığımızda kalmıyor. Yani dini dosdoğru anlatsanızda uygulamalar tersi olunca din tüccarlık olarak yaşanırken nimetler imtihanı kaybetmemize yol açıyor. Laf çok, çok bilmişlik çok, kitap yüklü eşşekler gibi davranış çok başımıza taş yağmadığına şükredelim. Mevlam neyler, neylerse güzel eyler. Durmak yok yola devam. Yol akibetimizi belirleyecek. Allah yar ve yardımcımız olsun.

Günün Özeti