Miraç mucizesiyle ilgili bazı önemli noktalar
Miraç mucizesini özet olarak hatırlamıştık. İlgili bazı önemli noktaları da inşallah bugün sunacağız.
Miracın, “.. bedenle gerçekleşen bir yolculuk mu olduğu, yoksa bunun bir tür rüyada vuku bulan ruhanî bir durum mu olduğu hususunda erken dönemden itibaren tartışmalar yapılmıştır (meselâ bk. Taberî, XV, 5; İbn Kesîr, V, 40-41). Biri uykuda diğeri uyanıkken olmak üzere iki miracdan bahsedildiği de olmuştur. Müfessirlerin çoğunluğu miracı Hz. Peygamber’in hem bedeniyle hem de ruhuyla uyanıkken yaşadığı bir olay olarak kabul etmişlerdir. Miracın uykudayken veya uyanık iken ruhen vuku bulduğunu söyleyenler olmuştur. Doğru olsa bile bu iddia mirac mûcizesinin değerini ve önemini azaltmaz. Çünkü genel bir ilke olarak vahiy yollarından birinin de rüya olduğu kabul edilir…
Ancak, mirac Hz. Peygamber’in tamamen mûcizevî bir tecrübesi olduğundan onu illâ da aklın kalıpları içinde açıklamanın gerekli olmadığı muhakkaktır. Taberî’ye göre Allah, kulunun ruhunu değil, mutlak bir ifadeyle kulunu geceleyin götürdüğünü ifade buyurduğuna göre, ‘Peygamber sadece ruhuyla miraca çıkmıştır’ diyerek âyetin anlamını sınırlamaya hakkımız yoktur (XV, 26). ” (1)
İsra suresinin ilk âyetinin gayet net bir şekilde bildirdiği üzere “.. Resûlullah (s.a.v.)’in uçak veya diğer herhangi bir vasıta olmaksızın Cenab-ı Allah tarafından Mekke’den Kudüs’e bir gece gitmesi mümkün idiyse, hadis-i şeriflerde yer alan diğer tafsilât niye mümkün olmasın? Bir şeyin mümkün olup olmaması bahsi ancak bir insanın kuvvet ve kudreti söz konusu olunca ortaya çıkar. Eğer mesele Allah ile ilgiliyse onun mümkün olması konusunda tereddüde düşmek, Allah’ın, Kadîr-i Mutlak sıfatına inanmamak anlamına gelir. Madem ki, Allah her şeye kâdirdir, o zaman en umulmadık işleri yapabilir. Cenab-ı Allah bir kulunu, maddeler âleminin en hızlı nesnesi olan ışığın bile milyarlarca yılda yetişebileceği bir yere bir ânda götürebilir. Zaman ile mekânın sınırları mahlûklar için geçerlidir. Kâinatın yaratıcısı için değil.” (2)
Unutmayalım ki “Peygamberliğin ana özelliği, insanların alışmadığı ve onların ölçülerine bağlı kalmayacak bir şekilde yüce Allah ile iletişimin kurulmasıdır. Uzak bir yerin veya uzak bir dünyanın peygamberin gözleri önüne getirilmesi, bilinen veya bilinmeyen bir vasıta ile oraya ulaşması, yüce Allah ile iletişimin kurulmasından ve ondan vahiy almasından daha akıl almaz bir olay değildir. Hz. Ebu Bekir -Allah ondan razı olsun- doğal ve normal olan bu olay karşısında dehşete düşüp olayı tuhaf karşılayanlara verdiği cevapta gerçekten çok doğru söylemişti: ‘Ben bundan daha büyüğünü doğruluyorum. Onun gökten haber getirdiğini doğruluyorum.’”(3)
Diğer taraftan görülüyor ki bu âyet-i celîlede, “Kulu Muhammed’i... çevresini kutsal kıldığımız Mescidi Aksa’ya (Kudüs’e) Ulaştıran Allah...” buyrularak öncelikle Peygamber Efendimizin kulluk özelliğine dikkat çekiliyor:
Bunda “..amaç, İsra ve insanların ulaşmadığı derecelere yükseliş makamında bu sıfat pekiştirilsin ve yerleştirilsin. Peygamberin bu sıfatı unutulmasın. İlahlık makamı ile kulluk makamı karışmasın. Nitekim Hz. İsa’dan sonra, doğumu ve vefatına ilişkin birtakım gizemler ve kendisine verilen birtakım mucizeler nedeniyle Hıristiyanlık inancında ilahlık ve kulluk makamları karışmıştı. Nitekim insanların bazıları Hz. İsa’ya verilen bu mucizeleri, kulluk makamı ile ilahlık makamını karıştırmak için birer gerekçe olarak görmüşlerdi.. İşte burada kulluk sıfatına dikkat çekilmesi İslâm inancının sadeliğini, berraklığını garanti etmiş ve yüce Allah’ın zatının yakından veya uzaktan ortak koşma veya varlıklara benzerlik gibi şaibelerden arındırılmasını sağlamıştır.”(4)
Sözlerimizi Said Nursi (rh.a.) in İsrâ suresinin ilk ayet-i celilesi ile ilgili yorumu ile bitirelim:
“Mâdem şu insanlar içinde, şu kâinât Sâni’inin (kâinâtı san’atla yaratan Allah’ın) makasıdını(maksadlarını) en mükemmel bir sûrette bildiren ve şu kâinât tılsımını keşfeden (sırlarını ortaya çıkaran)ve hilkatin muammâsını (yaratılışın gizliliklerini) açan ve rubûbiyetin (Allah’ın terbiye ve idâre ediciliğinin)mehâsin-i saltanatına (saltanatının güzelliklerine) en mükemmel tarzda dellâllık eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Elbette bütün efrâd-ı insâniye (insanların ferdleri) içinde öyle bir ma’nevî seyr ü sülûkü (ma’nevî mertebelerde seyâhati) olacaktır ki, cismânî (maddî) âlemde seyr ü seyâhat sûretinde bir Mi‘râcı (yükselmesi) olacaktır. ‘Yetmiş bin perde’ ta’bîr olunan berzah-ı esmâ (isimlerin perdelerinin) ve tecellî-i sıfât ve ef‘âl (sıfatların ve fiillerin umûm kâinâttaki parıldamalarının) ve tabakat-ı mevcûdâtın (varlık tabakalarının) arkasına kadar kat’-ı merâtib edecektir (mertebeler geçecektir). İşte Mirâc budur.” (Sözler, 31. Söz, 245) (5)
Ne mutlu, İslâm adına Peygamberimizin bildirdiği tüm bilgiler, ilkeler ve ölçüler için “Ben şahitlik ederim ki, eğer o bunları söylemişse doğrudur” diyebilenlere!
Ne mutlu, imanını şirk şaibelerinden arındırabilenlere..
•
1- Prof. Dr. Hayreddin Karaman ve Diğerleri, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Ankara 2007, c.III, S.458,459.
2- Mevdudi, Tefhim’ul-Kur’an,
3- Seyid Kutup, Fî zılal-li Kur’an,İsrâ suresi, ayet,1.
4- a.e.
5- Hayrât Vakfı Meali


