--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Mevlana’yı anmak ve anlamak

Süleyman Önsay
Süleyman Önsay

17 Aralık’ta Celâleddin er-Rûmî’nin vefat ettiği gün idi. O’nun;

“Ölüm günü tabutum mezarıma giderken / Zannetme ki bu dünyadan ayrıldığıma müteessirim. / Cenazemi görünce ayrılık ayrılık diye ağlama / Benim sevgilime kavuştuğum asıl o zamandır” diyerek nitelendirdiği “Vuslat=Kavuşma” günü.

Bugün münasebetiyle haklı olarak çok çeşitli yayınlar ve etkinlikler yıllardır yapıla gelmekte ve gerçekleştirilmeye de devam edilmektedir. Ancak maalesef genelde tüm bu faaliyetlerde özetle Celâleddin er-Rûmî  merhum “Hümanist ve Hoşgörü” sembolü olarak yansıtılmakta; O’nun varlık ve yaşantısının eksenine “insan ve sevgisi” konulmakta ve O, aslından ve aidiyetinden koparılmaya çalışılmaktadır. Halbuki Celâleddin er-Rûmî kendini ve eksenini şöyle tanımlamıştır:

“Men bende-i Kur’anem eğer can dârem, / Men hâk-i reh-i Muhammed Muhtârem,” (Ben sağ olduğum müddetçe kulum Kur’ân’a / Yol toprağıyım Peygamber-i zî şâna)

“Eğer nakil küned cüzin kes ez güftârem, / Biyzârem ezû ve zân sühün biyzârem.” (Hakkımda bunun zıddına söz etse biri / Vay bu söze, vay böyle diyen insana.)

Evet Celâleddin er-Rûmî merhum, kendini ve sözlerini Allah’a kulluktan, Peygamber’e ümmet olmaktan ve Kur’an’a uymaktan farklı bir mahiyette görmek isteyenlere; yaşantısını ve gayesini İslâm’ın sınırları ve hedefleri dışında bambaşka bir çizgi, bir olgu ve bir renk gibi göstermeye çalışanlara; “Biyzârem ezû ve zân sühün biyzârem.” (yazıklar olsun o sözlere ve yazıklar olsun böyle söyleyenlere) diyerek beddua etmektedir.

Ayrıca “Hoşgörü” kavramıyla ilgili şu tespit; bu terimin aslının ve hükmünün ne olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır:

“ ..Tıpkı eşitlik (müsâvat) kavramının İslâm dışı bir kavram olması ve Kur’ân’da yer almamış olması gibi, hoşgörü (müsâmaha) kavramı da Kur’ân’da ve tesbit edebildiğim kadarıyla, mûteber Hadîs külliyâtlarında yer almamaktadır. Her iki kavram da Batı Hıristiyan Medeniyetine has paradigmalar yâni ‘düşünce kalıpları’dır…” denildikten sonra bunun gerekçeleri şöyle anlatılmaktadır:

“Hoşgörünün: ‘Olumsuz bir durum karşısında olumsuz bir tepki göstermeme hâline işâret ettiği’ni tesbit etmiştik. İslâm’a göre, bir kimsenin şahsına karşı ‘olumsuz durumlar’ söz konusu olduğunda kişi, kendi öz irâdesiyle: 

1) Eğer gerekiyorsa, kısas isteyebilir, 

2) Bunların karşılığını Allah’a havâle edebilir, 

3) Bununla ilgili hesabın görülmesini Rûz-i Cezâ’ya (yâni Ahiret’e) bırakabilir, 

4) Sabır ve tahammül gösterebilir, ya da 

5) Mâruz kaldığı ‘olumsuz durum’ un müellifini af edip hakkını helâl edebilir…

 Bununla beraber, söz konusu ‘olumsuz durumlar’ kişilik haklarını değil de doğrudan doğruya İslâm’ı ilgilendiriyorsa (yani İslâm ahkâmına, Kur’an ahlâkına ve İslâm toplum yapısı ve anlayışına aykırı ve karşı  durumlar gibi...) o zaman bir müslümanın davranış biçimi tümüyle başka bir ilâhî norm’a tabî olur.

Kur’ân’ın Mâide 35 âyeti “Allah yolunda cihâd etmeyi emretmektedir.” 

Bakara 218 âyeti ise: “Gerçekten de îmân edenler, ve Allah yolunda yerlerini yurtlarını terkedip de hicret edenler ile cihâd edenlere gelince, onlardır Allah’ın rahmetini umanlar. And olsun ki Allah Gafûr ve Rahîm’dir” demektedir. 

Cihâd’ın ne anlama geldiğini ise Hz. Peygamber’in şu hadîsi açıklamaktadır: “Cihâd dörttür:

1) İyiliği emretmek;

2) Kötülüğü yasaklamak;

3) Dayanma gereken işlerde, yerlerde dayanıp sabretmek; ve 

4) Kötü kişiyi sevmeyip kötülüğünü reddetmek.” (Suyûtî: Câmi al Sagıyr/A. Gölpınarlı: H. Muhammed ve Hadisleri; Arkın Kitabevi, İstanbul 1957). 

Başka iki hadîsde de:

“Biriniz kötü bir şey gördü müydü onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmez ise diliyle o kötülüğü men etsin; buna da gücü yetmez ise gönlüyle reddetsin onu ve bu, îmânın en zayıf derecesidir.” (A.g.e.)

 “Yapmıyorsanız bile iyiliği emredin; hepsinden çekinemiyorsanız, bâzı kötülüklerde bulunursanız bile kötülüğü nehyedin” (a.g.e.) denilmektedir. 

Bu bakımdan yukarıda sıralanmış olan olumsuz durumlara karşı cihâd etmenin her müslümana farz olan bir sorumluluk olduğu ve bu durumlara karşı bir müslümanın reaksiyonsuz kalmasının, tolerans göstermesinin ise tümüyle muhâl olduğu aşikârdır. 

Bir müslüman, kendi hevâ ve hevesi dolayısıyla değil, dîninin gereği olduğu için, Allah’ın rızâsını kazanmak için bu olumsuz durumlara karşı cihâd etmek zorundadır. İşte bu sebebden dolayıdır ki bu olumsuz durumlara katlanmak, tolerans (ya da hoşgörü) sâhibi olmak İslâmî olmayan bir tutumdur…   

‘Eşitlik’ 1789 Büyük Fransız İhtilâli’nin ihdâs ve icbâr etmiş olduğu bir kavramdır. ‘Hoşgörü’ ise hıristiyanlar arasındaki mezheb kavgalarına ve diğer dinî bağnazlıklara tepki olarak yavaş yavaş oluşmuş olan bir kavramdır. Her ikisi de Hıristiyan batı kültürüne has kavramlardır. Her iki kavram da bu kültürün günümüze kadarki ahlâkî ve hukukî gelişmesini şekillendirmede baş rolleri paylaşmışlar ve, gitgide, bu konularda kıstas (kriter) ve düşünce kalıbı (paradigma) statüsünü kazanmışlardır.

Gerek ‘Eşitlik’, gerekse ‘Hoşgörü’ İslâmî kavramlar değildir. Bu sözcükler Kur’ân’da da ve tesbit edebildiğim kadarıyla, Hadîsler’de de yoktur. İslâm ahlâkı ‘Eşitlik’ ve ‘Hoşgörü’ üzerine değil Adâlet, İhsân Merhamet, Sabır ve Af üzerine inşâ’ edilmiştir.” ( Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Nisan 1996, Y. 25, S. 2,  s.10.)

Sözlerimizi mü’minlerin vasıflarını zikreten bir âyet-i celîle ile noktalayalım:

“Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele.” (Tevbe 112) 

 

Süleyman Önsay Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle