Kur’an’ı hakkını vererek okumak
Yüce Rabbimiz şöyle buyurdu: “Kendilerine kitap verdiğimiz, onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır; ama her kim onu inkâr ederse işte asıl kaybedenler onlardır.” (Bakara,121)
Bu ayet-i celîlede Yüce Rabbimiz, insanlığa gerek daha önce gönderilmiş olan ilahi kitapların ve gerekse daha sonra indirdiği ve artık insanlık için son ve tek hak kitap olan Kur’an’ın ne şekilde okunması gerektiği ile ilgili bir standardın altını çizmektedir:
“..onu hakkını vererek okumak..”
“Yetlûne fiilinin masdarı olan tilâvet kelimesi sözlükte ‘birine, bir şeye uymak, onu yakından takip etmek’; terim olarak ise ‘hem okumak hem de emir ve yasaklarını, teşvik ve uyarılarını hayata geçirmek suretiyle Allah’ın kitabına uymak’ anlamına gelir ve bu anlamıyla ‘kıraat’ kelimesinden daha özel bir mâna ifade eder. Buna göre her tilâvet bir kıraattir, fakat her kıraat tilâvet değildir. Bu sebeple tilâvet genellikle yalnızca ilâhî kitabın okunması için kullanılır; çünkü ilâhî kitaplar sadece okunmak için değil, aynı zamanda hükümlerinin uygulaması için gönderilmiş olup ancak bu uygulamanın yerine getirilmesi şartıyla tilâvet gerçekleştirilmiş olur. (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “telâ” md.) Bu sebeple âyetin ‘yetlûnehû hakka tilâvetin’ kısmı mealinde ‘onu hakkını vererek okuyanlar’ şeklinde tercüme edilmiştir.” (Prof. Dr. Hayreddin Karaman Ve Diğerleri, Kur’an Yolu Türkçe Meal Ve Tefsir, c.1, s.121)
Kur’an’ı hakkını vererek okumanın en güzel ve en çarpıcı örneklerinden biri de içkinin haram kılındığını bildiren ayet-i celîleyi duyduklarında ilk Müslümanların sergiledikleri tavırdır. Ebu Büreyde babasından naklediyor:
“Bir gün oturmuş şarap içmeye başlamıştık. Kalkıp Resulullah’a gittim. Selam verdim. Orada şarabın haram edildiğini bildiren ayetin geldiğini öğrendim. Arkadaşlarımın yanına döndüm ve ayeti ‘Fehel entüm müntehün = Artık vazgeçer misiniz?’ (Maide, 90,91) cümlesine kadar okudum. Bir kısmı kadehlerindekini bitirmişti, diğerlerininkinde ise bir miktar şarap kalmıştı. Hemen döktüler. Küpleri de devirdikten sonra: ‘Vazgeçtik ya Rabbi, vazgeçtik ya Rabbi!’ dediler.” (Muhammed Kutup, Biz Müslüman mıyız?, s.68)
‘Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar’ (Nur, 31) emri, bir Câhiliye âdetini değiştirmekte, kadınların uygun bir örtüyle başlarını, boyun ve göğüslerini örtmelerini gerekli kılmaktadır.
Bu emirden önce kadınların çoğu, eski âdetlerine uyarak başlarına aldıkları örtünün uçlarını omuzlarının arkasına atarlar ve ön tarafı açık bırakırlardı. Hz. Âişe’nin anlattığına göre bu âyet tebliğ edildiğinde camide bulunan kadınlar hemen alt giysilerinden (izar) birer parça yırtarak bunu başörtüsü yapmışlar ve istenen yerleri kapatmışlardı. (Buhârî, “Tefsir”, 24/12; Ebû Dâvûd, “Libâs”, 30-32) (Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Ank.2008, c.IV, s.73)
Hz. Ömer ile yaşlı bir hanım sahabi arasındaki şu diyalog çok çarpıcı diğer bir örnektir:
Hz. Ömer (r.a) bir gün hutbede, kadınların nikahta mehirleri yüksek istemelerinden söz ederek bunu tenkit eder. O sırada Mescid-i Nebevînin arka saflarından bir hanımın sesi yükselir. Bu bayan minberdeki devlet başkanına yani Hz. Ömer’e şöyle seslenmektedir:
“Ey Ömer, senin ne haddine düşmüş böyle konuşmak. Allah Kur’an’da kadınların mehirleri için kantar yani deve yükü ölçüsünü ifade buyururken; senin, hanımlar mehirleri fazla istiyorlar diyerek buna karşı çıkmaya hakkın da, yetkin de yoktu” der ve Nisa Sûresinin 20. âyetini okuyuverir.
Hanım sahabiyi sükunetle dinleyen Hz. Ömer (r.a), âyeti bir kez de kendisi okur ve düşünür. Kısa bir duraklamadan sonra da ağzından şu cümleler dökülür:
“Şüphesiz, Kureyşli bu kadın doğru söyledi. Ömer ise hata yaptı.”
Allah Resûlü’nün “Allah benden sonra peygamber gönderseydi Ömer’i gönderirdi” buyurduğu Hz. Ömer; topluluk içinde hem de hutbesini keserek kendisine itiraz eden kadın için, “Hanım haklı, ben haksızım” diyordu. Bu olay, ilk Müslümanların hem de istisnasız olarak, Kur’an’ı ne denli özümlediklerinin ve ne derece VAHİY KÜLTÜRÜ’ne sahip olduklarının; muhteşem örneklerinden sadece biridir. (Bk. Doç.Dr. Ruhi Özcan, Vahiy Kültürü, s.81,82)
“Kur’an’ı hakkını vererek okuma” ile ilgili bu örneklerden çıkan sözün özünü Seyid Kutup merhum çok veciz bir şekilde şöyle ifadelendirmiştir:
“Kur’an bilgi ve kültür, zevk ve fayda için değil, Allah’tan emir almak için okunur.”
Kur’an’ın emir ve yasaklarını, teşvik ve uyarılarını hayatlarına geçirmeyenler yani onu hakkını vererek okumayanlar için onlar okumalarını bitirinceye kadar melekler onlar için lanet okumaktadırlar. İslam’ın ilk dönem alimleri, “Kul vardır bir sureyi okumaya başladığında melekler ona rahmet okur. Yine bir kul vardır ki okumaya başladığında melekler de onun için lanet okur” dediklerinde; “Bu nasıl olur?” diye soranlara şu cevabı vermişlerdir:
“Kur’an okuyanlar onun helallerini helal; yasaklarını da haram tanıdıkça melekler onlar için rahmet okur. Böyle olmadıkları takdirde onlar Kur’an okudukça melekler de onlara lanet okur.”
Sözlerimizi konumuzun ayet mealiyle noktalayalım:
“Kendilerine kitap verdiğimiz, onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır; ama her kim onu inkâr ederse işte asıl kaybedenler onlardır.”


