Kulluk orucunu bozmayalım!
İnsanoğlunu zatına kulluk etmesi için yarattığını bildiren (Zâriyat, 56) Yüce Yaratıcı; “Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et!” (Hicr, 99, TDV Meâl, s.266) âyetiyle onun bu görevi son nefesine kadar sürdürmesini emretti.
Bizlerden kesintisiz yapılması istenen görev sadece ve sadece kulluk.Kulluk; başta Tevhîdi İman, Namaz, Oruç, Zekat, Hac olmak üzere yapılan her işin, sergilenen her tavrın, “Benim..” diye nitelendirdiğimiz her şeyin, Yüce Allah’ın rızasına uygun olması anlamına gelir.
Bu da insanın hayat biçimini (dinini) şu veya bu anlayış ve görüşe göre değil, Yüce Mevlânın emir ve yasaklarına göre şekillendirmesi demektir.
İşte ömür orucu budur. Yani son nefese değin sürdürülmesi gereken “Kulluk” disiplinine uygun davranmak, Allah’ın buyruklarını ihmalden, haramlarını işlemekten sakınılan bir hayatı sürdürmek. Her zaman, her mekan ve her hususta bu istim üzere bulunmak. “Emr olunduğun gibi dosdoğru ol” fermanına ters düşmemek. Kur’an’ın rehberliğinde yaşayan müttekîlerin (Rablarına ters düşmekten korunanların) saflarında yer alabilmek. (Bakara, 2)
Ki, Yüce Kur’an’da ramazan orucunun müminlere bunun kazanılması için farz kılındığı belirtilmişti.
“Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılınmıştır. Umulur ki korunursunuz.” (Bakara, 183)
Evet, Yüce Rabbimiz, tutulacak oruçlar için hedefi böyle belirlemişti: Takva!
Tutulan oruçlar, nefislere “dur!” diyebilmenin, onların esaretinden kurtulup, onlara efendi olabilmenin eğitimi idi.
Tutulan oruçlar, nefislerin peşinde sürünme yerine onları gütmenin tatbikatıydı.
Tutulan oruçlar, nefse “ben senin istediğini değil, sen benim istediğimi, benim istediğim zamanda ve benim istediğim şekilde yerine getireceksin.” diyebilmeyi öğrenmenin biricik yoluydu.
Tutulan oruçlar, kulluk sınavında tüm engelleri aşmanın, bütün saldırıları püskürtmenin ve düşmanları yenmenin olmazsa olmaz şartı olan, öncelikle kendi nefsine hakim olma melekesinin kazanılmasıydı.
Tutulan oruçlar, Allah’ın helâl kıldıklarından uzak durarak, sonsuza değin haram kıldıklarını terk etmenin azmi ve uygulamasıydı.
Ki tutulan her oruç, kendisini tutanlara bir çağrıydı:
“Ey, benim için Allah’ın helal rızıklarını yemeyip, onlarla belli bir müddet için ilişkisini kesen Müslüman!
Allah’ın men ettiği yasaklardan niçin yakanı kurtaramıyorsun, onları niçin terk etmiyorsun?” diyordu.
Evet, tutulan her oruç, oruç tutmakta asıl maksadın aç susuz kalmak değil, Takva’ya yani Yaratıcıya ters düşmekten sakınma ritmine ulaşmak olduğunun hal lisanıyla ifadesi idi.
Unutmayalım ki Yüce Mevlâ, sadece Ramazan boyunca değil, ömür boyunca kulluk diyor. Ve O’nun emirlerini ihmal etmek ve yasaklarını işlemek ise işte bu disiplinden çıkmak, yani ömür orucunu bozmak anlamına geliyor.
Ramazan oruçlarıyla bir ömür boyu takvayı yani Allah’a ters düşmeme meleke ve makamını kazananlara ne mutlu!
Biz okuduğumuz her Fatiha’da bu kulluk andımızı te’yid ediyoruz!
“(Ey Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız” diyoruz.
Evet “İyyake nâbüdü” derken:
“Biz yalnız sana tapar ve sadece sana bağlanırız; Biz yalnız senin fermanlarına boyun eğer ve sadece senin emirlerine itaat ederiz; Biz ancak senin hükümlerine teslim olur ve yalnız sana kulluk ederiz” diyerek, kulluk ahdimizi bir kez daha Rabbimize sunmuş oluyoruz (Bk. Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, c.1, s.35)
Unutmayalım ki “İyyake nâbüdü” diyebilmek, bir yol ayrımı bilincidir!
“Burada da bir yol ayırımı vardır. Her türlü kölelikten mutlak anlamda kurtuluş ile, mutlak anlamda kullara kul olmak arasındaki yol ayırımı!
Bu ilke, insanlığın top yekun kurtuluşunun ilanını müjdeler; kuruntulara, çeşitli sosyal sistemlere ve yeryüzü gereklerinin zorlayıcı baskısına bağımlılıktan kurtuluşun ilanını!..
Sebebine gelince, kulluk yalnız Allah’a yöneltileceğine ve yalnız O’ndan yardım isteneceğine göre insan öncelikle yaşamın zorlayıcı ihtiyaç ve baskılarından, çeşitli ideolojik sistem ve güçlerin boyunduruğundan, asılsız kuruntu ve hürafelerden kendini kurtarmak zorundadır.” (Seyyid Kutub, Fizılal’il-Kur’an, c.1, s.25)
“İyyake nâbüdü” diyebilmek, ne anlama geliyor? Hangi mana ve düşünceleri ihtiva ediyor?” sorusuna cevaben Elmalılı merhum şunları ifade ediyor:
“..müfessirlerin en büyükleri ‘İyyake nâbüdü^’ nün meâlini şöyle anlatırlar:
Ey Rab! Biz başkasına değil, yalnız senin rububiyetini ikrar ve itiraf ederek ancak sana boyun eğeriz ve yalnız sana zilletimizi arz ederiz ve ancak sana itaat etmekle iç huzuru ve rahatlığı, gönül rahatlığı buluruz.
Çünkü bütün korku ve ümidimizin ilk ve son dönülecek yeri yalnız sensin, sen korku vermezsen korku yok, sen ümit vermezsen ümit yok; tat duyurmadın mı herşey acı, Acı duyurmadın mı her şey tatlı, ruh senin mülkün, madde senin mülkün, bütün beden senin mülkün; bize verdiğin duygular, meyiller hayale dalmalar, akıl erdirmeler ve iradeler ile vicdan duygusu da senin lütfun, senin merhametindir.
Bu (vicdan duygusu) ise bütün gönül rahatlığını, sana hamd ve şükretmek ile dostluğu ortaya koymak için ancak senin emrine vermekte buluyor. Bütün akıllar, bütün kâinat da buna şahittir…(Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Azim, c.I, s. 107)
Ne mutlu “Ben, sadece Allah’ın kuluyum” diyebilenlere!
Ne mutlu yalnız O’na kullukla yücelebilenlere!


