Kulluk neyi gerektiriyor?
Allah (c.c) insanoğlunun yaratılış gaye ve hikmetini kulluk olarak nitelendirmekte ve bunun ne şekilde gerçekleşeceğini de belirlemektedir. Öncelikle de “Kulluk yalnız Allah’a olacaktır ve bu da O’nun kulundan ne istediğini; yani kulunun nasıl davranmasını, neye nasıl inanmasını, neyi nasıl yapmasını dilediğini bilmeye bağlıdır.
Kur’an ve hadisler ‘Allah’a ve Rasulüne itaat ve onların bildirdiklerine ittiba (uygun davranma) üzerinde ısrarla duruyor ve bunlarsız kulluğun olmayacağını kesin olarak ifade ediyor. Şu halde kulluk: Bilmek, itaat ve ittiba ile gerçekleşiyor.
Allah Teâlâ peygamber göndererek kulundan ne istediğini bildirmediği takdirde kul, ne yaparsa yapsın ona itaatsizlik etmemiş (mesela haram yememiş), bu sebeple de cezayı hak etmemiş oluyor.
Peygamber gönderip kulundan ne istediğini bildirdiğinde eğer belli bir konuda belli (açık ve kesin) bir bilgi gelmiş ise bunu, açıklandığı gibi yapmadıkça kulluk gerçekleşmez. Şarap, faiz, zina, domuz, yalan, iftira; cana, mala, namusa tecavüz haramdır; namaz, oruç, hac, zekat, gerektiğinde cihad farzdır; bu haramlar ve farzlarla ilgili açıklamalar (vahiy, âyetler ve hadisler) açık ve kesindir. İşte bu ve benzeri konularda itaat (kulluk) ancak açıklanana, bildirilene uygun davranmakla gerçekleşir.” (Hayreddin Karaman- Yeni Şafak-İctihad ile kulluk-02.12.2012)
Kıyamete değin yaşayacak insanlar, kulluk görevlerini hangi dine göre yapacaklardır? Değişen zaman ve şartların ortaya çıkaracağı yeni varlıklar, yeni ilişki, tavır ve davranışlar karşısında nasıl hareket edeceklerdir? Bu önemli soruların cevabı ise şöyle:
“Son din İslam’dır, insanlık var oldukça Allah’a kulluk bu dinin bildirdiklerine uymakla olacaktır. İnsan, eşya ve ilişkiler mahiyet veya nitelik bakımından durmadan değişiyor; Hz. Peygamber’in yaşadığı zamanda bulunmayan birçok nesne, ilişki biçimi, araç, âdet ve âlet ortaya çıkıyor. Eğer vahiy, hem geldiği zamanda hem de bütün zamanlarda olacak ve bulunacaklar için açıklamalar yapsaydı evler dolusu kutsal kitap ve hadisler olması gerekirdi. Ayrıca o günün muhataplarının hayatlarında bulunmayan şeylerden bahsetmek abes olurdu. Bu sebeple Allah Teâlâ o gün yaşayanlar ile daha sonra gelecek olanlar için zorunlu olanları açıkladı, geri kalanları ise ‘açıkladıklarına bakarak bulup uygulamalarını’ kullarına bıraktı. İşte bu ‘açıkladıklarına bakarak bulup uygulama’nın adına ictihad denir.
İctihad kul/beşer işidir; o bakacak, anlayacak, düşünecek ve söylenmişten söylenmemişin bilgisine ulaşacak. Bu işte hatanın veya ihtilafın (farklı anlama, sonuç çıkarma, çözmenin) kaçınılmaz olduğu –insanın mahiyeti ve nitelikleri bakımından- kaçınılmazdır. Buna rağmen Allah, ‘açıklamadıklarımı da, açıkladıklarıma bakarak doğru (ben açıklasaydım nasıl açıklar idiysem öyle) bulun, aksi halde bana itaatsizlik etmiş olursunuz’ deseydi kullarına ‘imkansızı teklif’ etmiş olurdu. O imkansızı teklif etmeyeceğini de bildirmiştir. Şu halde ictihadlık alanda itaat, kulun çabası sonunda ulaştığı zan ve kanaate göre davranmasıyla gerçekleşecektir. Bu zan ve kanaate göre haram bildiğinden uzak duracak, helal bildiğine yaklaşacak, farz ve vacib bildiğini yerine getirecektir. İctihad yapamayacak olanlar da yapanlara danışarak, onlardan fetva alarak itaat edeceklerdir.” (Hayreddin Karaman- Yeni Şafak-İctihad ile kulluk-02.12.2012)
Beşeriyet hangi çağa ulaşmış olursa olsun müminler tüm davranışlarının referansını, her çeşit ilişkilerinin ölçülerini ve tüm problemlerinin çözümünü fakihlerin içtihatlarıyla Kitap ve sünnete göre belirlemek ve uygulamak zorundadırlar. Bunun aksi ise kesinlikle söz konusu olamaz. Zira;
“Yasak olan, vahyi göz önüne almadan (açıklananlara bakmadan) kendi aklı ve arzusuna göre hüküm çıkarıp uygulamaktır. Usulünce ictihad yapıldığında ise sonuç hatalı olsa da (mesela Peygamberimiz hayatta olsaydı da bu sonuç ona arzedildiğinde hatalı bulsaydı) yine de kul üzerine düşeni yapmış ve bir ecir (ahiret için değerli karşılık) almış olacaktır. İsabet etmiş olması halinde ise ecri artacaktır. Bu ecir meselesinin de hikmeti, müctehidi olanca gücünü sarf etmeye teşviktir.” (Hayreddin Karaman- Yeni Şafak-İctihad ile kulluk-02.12.2012)
Şu ilahi ikaz kıyamete değin dünyaya gelecek tüm müminlere hitap etmektedir:
“Fakat hayır! Rabbine yemîn olsun ki, (onlar) aralarında çıkan karışık işler husûsunda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı kendi (gönül)lerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslîmiyetle teslîm olmadıkça îmân etmiş olmazlar!”(Nisa,65)
Sözlerimizi bu ilahi mesajın bir yorumu ile noktalayalım:
“Evet, inkâr etmemek başkadır, îmân etmek bütün bütün başkadır. Evet, kâinâtta hiçbir zîşuûr (akıl sâhibi), kâinâtın bütün eczâsı (cüz’leri-kısımları) kadar şâhidleri bulunan Hâlık-ı zü’l-Celâl’i (celâl sâhibi yaratıcıyı) inkâr edemez. Etse, bütün kâinât onu tekzîb edeceği (yalanlayacağı) için susar, lâkayd kalır.
Fakat O’na îmân etmek, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın ders verdiği gibi, o Hâlık’ı sıfatları ile, isimleri ile umum kâinâtın şehâdetine (şâhidliğine) istinâden (dayanarak) kalben tasdîk etmek ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak ve günah ve emre muhâlefet ettiği vakit kalben tevbe ve nedâmet etmek (pişmân olmak) iledir.
Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfâr (tevbe) etmemek ve aldırmamak, o îmandan hissesi olmadığına delildir.” (Emirdağ Lâhikası-I, 312) (Hayrat Vakfı Meali, Nisa, 65. Ayet-i celile açıklaması).


