Kim adına neyi atıyoruz?
BAŞÖRTÜSÜ kıyımını yürütenleri “Ohh be!” dedirten; mümin yürekleri ise dağlayıp adeta yağını eriten “Başörtüsü füruattır” algı operasyonunun ne denli tahripkar olduğunun yıllar sonra sarfedilen ve bizim daha önce de dikkat çektiğimiz şu sözler yeterli bir kanıtını teşkil etmektedir. Bakın ne deniyor:
“..İslami bir şuurlanma sürecine girdik. Yani dinin özünü anlama, şekli ikinci plana atma süreci bu. Mesela Fethullah Gülen başörtüsü füruattır dedi. Yani, dinin öncelikli meselesi değildir dedi. Diyelim ki başörtüsüyle kalp kırıyorsunuz. Ben kalp kırmamanızı tercih ederim demektir bu.” (Hüseyin Gülerce, Taraf Gazetesi, Pazartesi konuşmaları, Neşe Düzel, 03.12.2007)
Şu “dinin özünü anlama, şekli ikinci plana atma” bakış ve anlayışı nasıl bir iman bilincinin ve nasıl bir islam anlayışının yansımasıdır? Neyi atıyorsunuz? Allah’ın farz kıldığı namazı, orucu, başörtüsünü...şekil diye kim adına, ne için ve hangi cüretle atıyorsunuz? “Farz” ile “ikinci plan”, “Allah’ın emri”yle “atma” kavramları; mümin kalplerde nasıl bir araya gelebiliyor? İman mühürlü ağızlardan nasıl dökülebiliyor? Nereden nereye geldik? “Ilımlı İslam” taşeronluğu insanımızı ve imanımızı bu derece mi tahrip etmişti? Şayet işin ucunda ihanet yoksa bu nasıl bir aymazlık ve nasıl bir gaflettir? Atamayız efendiler, şekil diyerek ne namazı, ne orucu, ne başörtüsünü ne de herhangi bir islamî vecibeyi atamayız ve atlayamayız. Dinin birinci planda yani farz gördüğü hiç bir eylemi, şekil diye ikinci plana iteleyemeyiz. İster imanî, ister amelî, isterse ahlakî olsun hiç bir konuyu küçümseyemeyiz, teferrut gibi algılatamayız, olmasa da olur havası estirtemeyiz. İman, amel ve ahlakı birbirinden koparamayız. Bir bütün olan İslamı parçalayamayız. İslamın bütününe kalpten “evet” demek olan imanı; İslamdan ve onun gereklerinden bağlantısızmış gibi bir olgu ve algı oluşturamayız. Hatta bu, yol üzerinden kaldırılması gereken bir engel gibi bir amel bile olmuş olsa bunu imandan soyutlayamayız. Efendimiz öyle buyurmadı mı:
“İman yetmiş (veya altmış) küsur özelliktir (şu’bedir). En yükseği, ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ demek; en aşağısı ise, eziyet veren şeyleri yoldan kaldırmaktır. Hayâ da imanın bir bölümüdür.”
Şimdi hep birlikte bu nebevî mesajın açıklamasını dikkatle izleyelim ve sergilenen tahrif ve tahribatların ne denli vahim olduğunun bilgi ve bilincine ulaşalım: ... hadisimizin ifadesinden imanın bir asıl yapısı (ki, o kalp ile tasdiktir) bir de o yapının dalları, şubeleri olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bazı âlimlerce işaret edildiği gibi hadiste iman ağaca benzetilmiş gibidir. Kur’ân-ı Kerîm’de de iman gerçeğini belirten söz, ağaca benzetilmiş ve şöyle buyurulmuştur:
“Güzel söz, kökü (yerde) sâbit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. Ki o ağaç, Rabbinin izni ile her zaman yemişini verir. Allah, öğüt alsınlar diye insanlara böyle benzetmeler yapar” [İbrahim sûresi (14), 24].
İman kökü kalbde, dalları ise, insan davranışları olarak dışarıda yani hayatta olan bir tevhid ağacıdır...
“İmanın şubeleri” ile ilgili genel çerçeveyi belirleyen hadîs-i şerîf, önümüze ilgi çekici bir çizgi koymaktadır. “Lâ ilâhe illallah” demekten, yoldaki eziyet veren şeyleri gidermeye kadar uzanan bu çizgi teori ile pratik, düşünce ile uygulama kısacası din ile dünya ayrılmazlığıdır.
Peygamber Efendimiz, kalpteki tevhid inancının sözlü ifadesi demek olan “Allah’tan başka ilâh yoktur” ikrarının en yüksek ve en üstün iman görüntüsü olduğunu söylüyor. Yoldan, eziyet veren şeyleri gidermenin de bu imanın yerine getirilmesi en kolay ve belki bir anlamda faydası en az olan belirtisi olduğunu ifade ediyor. Biri tamamen mânevî ve kalbi bir kabulün ifadesi; öteki, yoldan meselâ bir taşı kenara iteklemek gibi tamamen maddî ve fevkalâde kolay bir hareket... Ancak her ikisi de aynı iman gövdesinin dalları... İnsan davranışlarının iman ile ilgisi, din ile dünyanın birbiriyle olan birlikteliği ve madde-mâna kaynaşması herhalde ancak bu kadar beliğ bir şekilde ortaya konulabilirdi..
Öte yandan “imanın şubeleri” olarak kitaplarımızda sayılan 77 özelliğin 30’u inançla, 47 tanesi ise dil ve beden ile yapılabilecek ibadetleri ve bunlara ilaveten aile ve toplum (âmme) hukukuyla alakalı konuları kapsamaktadır. Bunlar arasında yöneticiliği adâlet üzere yapmak, devlet başkanına itaat etmek, cihada çıkmak...gibi tamamen yönetim ve devlet ile alâkalı olan hususlar da bulunmaktadır. Hatta utanma duygusunun bile imanın bir şubesi olduğunu hadisimizden öğrenmekteyiz. O halde bütün bunların ve iman ile ilgili diğer hadîs-i şerîflerin topluca ortaya koyduğu gerçek ve verdiği mesaj şudur: İslâm’da iman ile şu ya da bu şekilde alâkası olmayan herhangi bir davranış yoktur. Dolayısıyla din-devlet ayrılığı, din-dünya ayrılığı gibi bir anlayış da kesinlikle mevcut değildir.
Sunduğumuz bu açıklamalar “Hadisten Öğrendiklerimiz” başlığı altında şu ifadelerle noktalanıyor:
1. İman, birbirinden farklı değerde de olsa birçok özellikten meydana gelmektedir. Bu özelliklerin her birinin doğrudan doğruya iman ile organik alâkası bulunmaktadır.
2. İslâm’da din ve dünya ayrılığı yoktur. Bunlar tam bir bütünlük içindedir. Bu sebeple de “din işi ayrı, dünya işi ayrı” gibi laik anlayışlara İslâm’da yer yoktur.
3. İman şubelerinin her biri başlı başına bir hayır ve iyilik vesilesidir.
4. Hayır yollarının çokluğu, imanın şube sayısından da bellidir.
5. Hayâ, hayırdır, hayır getirir. (Heyet, İmam Nevevi Riyazü’s Salihin Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Trc. Ve Şerh, Erkam Yayınları, İst. 2002, c.I, s.461, Hadis No 127)


