Kelime-i Tevhidin anlam ve kapsamı
Bilindiği gibi Allah’ın Esmâü’l- Hüsnâ’sından (Güzel İsimler) biri de “el-Vâhid” ismidir. Bu ise Allah’ın; “Tek [olması].. Zâtında, sıfatlarında, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde asla şerîki (ortağı) veya nazîri (benzeri, dengi) bulunmayan, olması demektir.
Allahu taâla; Zâtında birdir; O’nun yarattığı ve ayakta tuttuğu bir mahlûk hiç O’na denk olabilir mi?
Sıfatlarında birdir; hiçbir sıfatının benzeri başkasında yoktur. Mahlûkatta, bilhassa insanlarda O’nun sıfatlarının benzeri değil, izleri ve nişâneleri vardır ki, onlardan Allah’ın yüce sıfatları sezilir ve îmân edilir.
İşlerinde birdir; her şeyi yaratmakta tedbir ve idârede hiçbir yardımcıya ihtiyâcı yoktur. Maddî ve ma’nevî sebepler, kendiliklerinden hiçbir şeyde müessir olamazlar.
İsimlerinde birdir; Esmâü’l-Hüsnâ’sından hiçbir isimde hakîkî ma’nâsiyle benzeri yoktur.
Hükümlerinde birdir; hâkimiyet münhasıran O’nun şânıdır. Sevâbı, ikabı, helâli, haramı tâyin etmek ancak O’na mahsustur. Şu haramdır, şu helâldir demeye Allah’tan başka kimsenin salâhiyeti yoktur.
Bu sayılan hususlarda Allah’a bir denk bulanabileceğini kabûl etmek ŞİRK’tir. ŞİRK; yaradılmışlar içinde herhangi birini bu hususların herhangi birinde Allah’a benzetmek veyâ Allah’a ortak tutmaktır. Bunun netîcesi o mahlûkun da Mâbutluğunu kabûl edip ona tapmaktır.” (A. Osman Tatlısu, Esmâ’ü’l Hünsâ Şerhi, Ank.1957, s.134)
“Allah’a imandan önce küfre tövbe etmek şarttır” Bu cümle Elmalılı merhumun Bakara suresinin 256. âyet-i celilesi ile ilgili yorumudur. Birlikte izliyoruz:
“Her kim tağuta, [yani] azgınlara veya azgınlıklara küfredip (inkâr edip), Allah’a iman ederse, yani samimi bir kalb ile, ‘Lâilâhe illallah= Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur’ diyerek önce o tağutları kökünden siler, sonra da bütün varlığıyla Allah’a iman eder ve dolayısıyla Allah’ın gönderdiği Peygamberleri, Hakk’ın indirdiklerini tasdik ederse,
‘O mutlaka en sağlam kulpa yapışmıştır’…
[Bu âyet] kesinlikle ifade ediyor ki, Allah’ın birliğine inanan bir mü’min olmak için, Allah’a imandan önce küfre tövbe etmek şarttır. Ve bu tövbenin şartı da tağutları asla tanımamaya kesin karar vermektir… [Bu âyet] Lâ ilâhe illallah ‘Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.’ kelime-i tevhidinin bir tefsiri demektir.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim, c.2, s.172, Bakara, 256).
Küfürden tövbe etmenin şartı olarak tanınmaması, red edilmesi gereken Tağut ise şöyle tanımlanmıştır:
“Kur’an-ı Kerim’de sık sık geçen Tâğut, Kur’an’a has bir terimdir, ıstılahtır. Ve şu manalara gelir:
Arzuları ma’budlaştırılan [yani kayıtsız şartsız yerine getirilen] nefis Tâğut’tur.
Allah’ın emir ve yasaklarını tanımayan, İslâm Nizâmı ile çatışan düzen ve düsturlara çağıran her fert ve önder Tâğut’tur.
Allah’tan gayri zatında [sınırsız, olağanüstü] güç görülen eşya, insan ve putlar Tâğut’tur. Şeytan Tâğut’tur.
Allah’ın şeriatı ile [yani emir ve yasaklarıyla] çatışan bütün gelenekler, esas alınan bütün rejimler Tâğut’tur.” (A.Rıza Demircan, İslâm Nizamı, c.2, s.42. Nakl. Elmalılı, 2/869)
Tağut kavramının daha özlü tarifi ise şudur: “Tağut: Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen addır. Şeytana da bu yüzden tağut denmiştir..” (Diyanet Vakfı Meâli, s.87)
İşte Kelime-i Şehadeti bu bilinçle tasdik etmek aynı zamanda İslam’ın tamamına kayıtsız şartsız onaylamak demektir:
“Gerçekte Allah’ı yegâne Tanrı tanıyan, Hz. Muhammed’i O’nun peygamberi olarak kabullenen kişi, diğer iman esaslarını ve Peygamberimizin getirdiği dini de toptan kabullenmiş demektir.” (Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, DİBY, c. 1, s.70
Görülüyor ki Kelime-i Şahadet, dinin bütün emirlerini, yasaklarını, sınır ve ölçülerini içeren bir anlam ve kapsama sahiptir. İnanan kişi kendi hür iradesi ile gönülden doğruladığı bu kabullerle çelişen kanaat, düşünce, söz, tavır ve davranışlardan korunduğu müddetçe mümindir ve hiçbir kuvvet onu bu şerefli vasıftan ve kutsal daireden ayıramaz.
İnanılacak şeylere bu şekilde kısaca ve toptan inanan mümin “..için, icmâlî [toptan] iman yeterli olmakla birlikte, İslâm’ın diğer hükümlerini ve inanılması gerekli olan şeylerin her birini kişinin teker teker öğrenmesi zorunludur...[Bu ise,] zarûrât-ı diniyye denilen ve inanılması zorunlu bulunan bütün inanç, ibadet, muâmelât ve ahlâk hükümlerine inanmayı içermektedir.” (Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, DİBY, c.1, s.71)
Diğer taraftan “Şehadetin İslâm’ın bütünüyle ilişkisi, ruhun cesetle ilişkisi gibidir. Cesedin her zerresi ancak ruhla canlı olabileceği gibi, ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah’ da İslâm’ın her cüzünün hayatıdır. İnsanın İslâm’da yaptığı her hareket, bu kaynaktan beslenmiyorsa ölüdür. O hareketin, Allah’ın terazisinde hiçbir ağırlığı yoktur. Onun için Kâfirlerin [yani düşüncelerinden veya sözlerinden veyahut tavır ve davranışlarından dolayı iman sınırları dışında bulunanların] amelleri, faydalı olsa da Allah’ın yanında hiçbir değeri yoktur.” (Said Havva, İslâm, c.1, s.25)
Zira Allahu Teala Tevhid özüne sahip olmayan ameller için “saçılmış zerreler kıldık” (Furkan, 25/23.) buyurarak onların boşa gideceğini, işe yaramayacağını bildirmiştir.


