THY - TR Çıkışlı Güney Avrupa Kasım

Kelime-i Şehadet bir sosyal değişimdir!

07 Eylül 2018 Cuma

Kelime-i Şehadetle iman ilkelerini benimseme, dünya görüşünü (dinini) belirleme, önder ve örneğini tanıma ve varoluş ve yaşayış gayesini benimsemede hür iradesiyle seçimini yapan müslüman artık değişen bir yapının adamı olur. İlk olarak aidiyet noktasında İslamı kabul eden mümin sosyal hayat olarak da İslam toplumunun bir nüvesi olur.

Zira “Allah’a karşı gereği gibi saygılı olmak ve müslüman olarak ölebilmek için Allah’ın ipine toptan yapışarak tevhid inancında birleşmek, ayrılıktan uzak durmak ve hayatın sonuna kadar imanı korumak gerekir.” (Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Ank. 2006, c.I, S.642)

İşte tevhid esası üzere bir araya gelen toplum tüm yaşantısını iman ettiği esaslara göre düzenler. Tek ilah (yani kayıtsız şartsız itaat edilecek) olarak tanıdığı Rabbinin fermanı bunu ön görmektedir:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirine düşman kimseler idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.”(Âl-i İmrân 103)

Bu ayet-i celile ile ilgili olarak Kur’an Yolu Tefsirinde şu yorum sunulmaktadır: Müfessirlere göre “Allah’ın ipi”’nden maksat, Kur’an ve İslâm’dır. 

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışmak”, hep birlikte İslâm dinine inanmayı, onu kabul etmeyi ve gereklerini yerine getirmeyi ifade eder. 

Hz. Peygamber Kur’an’ı, “Allah’ın gökyüzünden yeryüzüne sarkıtılmış ipidir” diye tarif etmiştir.(Müsned, III, 14,17; İbn-i Kesir, II, 73)

Allah’a karşı gereği gibi saygılı olmak ve müslüman olarak ölebilmek için Allah’ın ipine toptan yapışarak tevhid inancında birleşmek, ayrılıktan uzak durmak ve hayatın sonuna kadar imanı korumak gerekir. İslâm dini inançta ve amelde birliğe büyük önem verir. Bunun içindir ki inanç alanında Allah’ın birliği ilkesini getirdiği gibi, ibadet alanında da hac ve namaz gibi insanları bir araya toplayarak müslümanların birliğini sağlayacak prensipler koymuş, amelî tedbirler almıştır. 

Fert olarak veya bölünmüş gruplar halinde yaşayanların dinlerini ve milliyetlerini korumaları kolay değildir. Bunların sosyal, maddî ve manevî baskılar karşısında dayanma güçleri az olduğundan daima din ve milliyetlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bulunurlar. Bu tür baskılar peygamberleri bile zor durumlarda bırakmış, bu sebeple Allah’tan ve insanlardan yardım istemeye mecbur kalmışlardır(bk. Bakara 2/214; Âl-i İmran 3/52).

Kur’an insanlar arasında düşünce ayrılıklarının bulunmasını, insanın yaratılış hikmetine ve özelliklerine bağlar(Hûd 11/118). İyi niyete dayalı olması ve mâkul çizgide kalması halinde bu ayrılıkların insanlar arasında rekabete, dolayısıyla toplumların ilerlemesine ve kalkınmasına yardımcı olacağı da açıktır. Ancak İslâm düşünce ayrılığının düşmanlığa dönüşmesini, insanları çekişen ve vuruşan kamplara ayırmasını müsamaha ile karşılamaz. 

Nitekim bu âyet-i kerîmede müslümanların birliği Allah’ın bir nimeti olarak değerlendirilirken, toplumsal barışı tehdit eden -ve İslâm’dan önce örnekleri çokça görülen- çekişme hallerini her an içerisine düşüp yanabilecekleri ateşten bir çukurun kenarında bulunmaya benzetmiştir. Yüce Allah, insanların böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalmamaları için toptan Allah’ın ipine (Kur’an) sarılmalarını, onun genel prensiplerinin dışına çıkmamalarını emretmektedir.

“O’nun (Allah’ın) nimeti sayesinde kardeş oldunuz” ifadesi, İslâm’ın insanlar arasında birlik ve beraberliği sağlama konusunda ne derece kaynaştırıcı önemli bir unsur olduğunu, hatta din kardeşliğinin, dolayısıyla inanç ve dava birliğinin soy kardeşliğinden daha kuvvetli olduğunu gösterir. Zira soy, dil ve vatan birliğinin, aynı ırktan olan Araplar arasında meydana getiremediği barış, kardeşlik ve dayanışmayı İslâm, bu millet arasında başardığı gibi farklı ırklar ve soylar arasında da başarmıştır. İslâm tarihi bunun örnekleriyle doludur.(Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Ank. 2006, c.I, S.642)

“Ben, kendi başıma, yalnızca dinimi, imanımı koruyabilirim” denilebilir mi?

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (rh.a.) bu konuda şu hususları dikkatlerimize sunar:

Allah’tan hakkıyla korkmak ve her halde müslüman olarak ölebilmek için de her şeyden önce Allah’ın ipine toptan yapışarak tevhid üzere toplanmak ve ayrılıklardan çekinmek lazımdır. 

Anlaşılıyor ki, haccın farz oluşu, bu toplanmanın hem sebeplerinden, hem de maksatlarından birini teşkil eder. Şu halde önce kalplerin birleşmesi, ikinci olarak fiillerin birleşmesi hak dinin esaslarının en büyüklerindendir. 

“Ben, kendi başıma, yalnızca dinimi, imanımı koruyabilirim” demek tehlikelidir. Kendi başına kalmak isteyen fertlerin, iman ve İslâm üzere hüsn-i hatime (iyi sonuç) ile ahirete gidebilmesi şüpheli olur. Ferd zorlama ve baskı altında her şeyini kaybedebilir.

Çünkü “Allah’ın kudreti toplumla beraberdir.” (Tirmizî, Fiten, 7; Nesaî, Tahrîm, 6.)

Ve dinin dünyada en büyük feyzi de bu toplumun kuruluşundadır. Bunun içindir ki, toplumlarını yitiren veya perişan edenler muhakkak perişan olurlar. 

Fiilî sebepler karşısında ilmî deliller, çoğunlukla hükümlerini yerine getiremezler. Nitekim Hz. İsa bile  “Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?” (Âl-i İmran, 3/52) dedi. 

Her mü’min, Hakk’ın bir izafî tecellisine ulaşmıştır. Hakk tecellî ise bütün bağların toplanmasıyla hak tevhidin ortaya çıkmasındadır. Şu halde bütün iman ehli, tek kelime üzerinde fiillerini birleştirmedikçe ittikâ (layıkıyla Allah’tan korkma)ya eremez, Allah’a kavuşamazlar…

Ebu Said el-Hudrî hazretlerinden rivayet edildiği üzere Allah Resûlü şöyle buyurmuştur:

“Gökten yeryüzüne indirilmiş olan hablullah (Allah’ın ipi), Allah’ın kitabıdır.” (Tirmizî, Menakıb, 31; Müslim, Fedâil, 37; Ebu Davud, Fedâilü’l-Kur’ân, 1; Ahmed b. Hanbel, III, 14, 17.)

Korkunç bir yolun kenarına çekilmiş olan bir ip veya bir kuyuya düşmüş olanları çıkarmak için uzatılmış bir ip ve ona gereğince iyice tutunmuş bir toplum düşününüz. 

İşte bu tasavvurdan meydana gelen hey’et-i ictimaiyye (sosyal kurul) Kur’ân etrafında devamlı yükselen bir İslâm cemaatinin misalini teşkil edecektir.

Bu i’tisam (tutunma) için herhangi bir cemaat olmak da kâfi değildir.  (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim, c.2, s. 405)

 

YORUM YAZ

  • HukukçuHukukçu2 ay önce
    Sayın Cumhurbaşkanımız; Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki öğrenci kıyımına müdahale edip, kıyımı durdurmanızı, saygılarımızla, istirham ediyoruz.