• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Süleyman Önsay
Süleyman Önsay
TÜM YAZILARI
28 Haziran 2019

Kâinatın kalb sektesi!

Allah (c.c.)’in insanlığa sunduğu İslam’ın tüm versiyonlarında yani Peygamberlerle indirilen bütün kitap ve düzenlemelerinde değişmemiş ve sonsuza değin de değişmeyecek olan ilâhî ilkeler vardır. Bizim genellikle “Amentü” diye bahsettiğimiz bu altı ana esastan biri de “Ahiret Gününe inanmaktır”. 

Ahirete iman; ölüme ve ölüm sonrası kabir hayatına, kıyamete, haşre, hesaba, mizana, sırata, cennet ve cehenneme inanmayı içerir. Görüyoruz ki, bunlardan biri de Yüce Kitabımızın birçok âyetinde önemle ve ısrarla dikkatlerimizin çekildiği Kıyamet gerçeğidir. Bir kez daha insanlığın beklediği bu kaçınılmaz sonucu tanımaya ve buna inanmanın şuuruna ulaşmaya çalışalım. Bir düşünce ve diriliş öncümüz onu tanımlarken; “Sapasağlamken kalp sektesinden ölenler vardır. Kıyamet, bir bakıma, kâinatın kalb sektesidir.” der. (Sezai Karakoç, Kıyamet Aşısı, s.8) 

Bu ansızın vuku bulacak olayın sarsıntısıyla ilgili olarak Yüce Rabbimiz bizlere şu ikazı yapıyor: 

“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakınınız. Kıyamet sarsıntısı gerçekten büyük bir olaydır.” 

“Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutacak, her gebe kadın karnındaki çocuğunu düşürecektir ve insanları -sarhoş olmamalarına rağmen- sarhoş gibi göreceksiniz. Çünkü Allah’ın azabı çok zorlu olacak!” (Hac,1-2) 

Bu ilahi buyruklarla ilgili şu açıklamalar çok dikkat çekicidir: 

Bütün insanlara hitap edilerek Tanrı bilincinin canlı tutulması, O’na saygısızlık etmekten sakınılması istenirken Allah’ın “yaratıcılık, yöneticilik, sahiplik ve terbiye edicilik” özelliklerine vurgu yapan Rab ismi kullanılmıştır. Bu çağrının hemen ardından kıyamet ve âhiret gerçeği hatırlatılmış, bu gerçeğin iyi kavranması için de somut bir tasvire yer verilmiştir. Kıyamet sarsıntısının sıradan bir olay olmadığı ifade edildikten sonra herkesin o ana ait sahneleri gözünde canlandırmasına imkân verecek örneklere değinilmektedir: Emzikli kadınların çocuklarını emzirmeyi dahi akıllarından çıkaran bir dehşete kapılmaları, gebe kadınların düşük yapmalarına yol açan bir şok yaşamaları, insanların gerçekte sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi davranmaları veya görünmeleri. İlk iki örnekte “her” kaydının bulunması (“her emzikli kadın”, “her gebe kadın” denmiş olması), üçüncü örnekte de bütün insanları kapsar bir ifade kullanılmış bulunması, bu olayın sıra dışılığını açıkça ortaya koymaktadır. 

(Komisyon, Kur’an Yolu: IV)

Deprem ve tusunami vakalarında görüldüğü üzere ölçülebilen sarsıntılar ve dalgalar karşısında bile adeta küçük dillerini yutan insanoğlu; o gün dağları yün gibi atacak, gökleri erimiş madenler gibi dalgalandıracak, denizleri kaynatıp fışkırttıracak, yıldızları saçıp savuracak, ay ve güneşi karartacak, annelere emzikli yavrularını unutturacak, hamile kadınlara yüklerini düşürttürecek bu dehşet karşısında; acaba hangi  hallere girecek ve bu duruma nasıl tahammül gösterebilecektir? Bu Kıyametin birinci safhası olup, ki buna Neşir de denir. İsrâfil’in (a.s) ikinci sûruyla da insanlık bir daha ölmemek üzere yeniden diriltilecek ve ölümlü dünyanın kaçınılmaz hesabını vererek ya ölümsüz mükâfatını veya Allah cümlemizi korusun sonsuz azabını görecektir. Dünyada ki hayatlarını Kıyamet şuuruyla geçirenler elbette sonsuza değin sürecek olan cehennemin değil cennet yaşantısının sahibi olacaklardır. Burada şu gerçeği bir kez daha hatırlayalım ki bu şuurun yerini hiçbir şey dolduramaz ve hiç bir disiplin insanoğlunu kontrol altında tutamaz. Bir ilim ve düşünce insanımız bu noktayı şöyle vurgular: 

“..dinleri eleştirmeye kalkan bazı akılsızlar, birtakım sistemlerin, düşüncelerin, felsefi rejimlerin, din yerine ikâme olabileceğini iddia ettiler. Bunun olmadığının en iyi örneğini de Rusya Marksizmle verdi. Bir toplumun içindeki insanlara dinden başka bir şeyle bir nizam veremezsiniz. Dinin nizamı içerisinde en önemli faktör mesuliyettir. Eğer bir insan yaşarken, yaşadığından mesul olmadığını düşünürse, o insanın yapamayacağı hıyanet, menfaati için yapamayacağı haysiyetsizlik kalmaz.”(Dr. Haluk Nurbaki, Bilim Açısından İmanın Altı Şartı, 110-111.)  

İşte bunun içindir ki “Öbür dinlerde kıyamet, kâinatın sonuna ait bir bilgi ve haber olmaktan öteye geçmezken,  İslâm’da kıyamet inancı ve duygusu, hayatın içine girer ve bir nevi ‘kıyamet şuuru’ halini alır. Bu şuurla donanmış Müslüman, her saat Yaratıcının karşısına çıkacakmışcasına bir hazırlık içindedir…

Müslüman, Yaratıcıya teslim olmuş kişidir. Her an O’nun kıyametine de kendini teslim etmeye hazır kişi…

Müslüman, vücudunda bir kıyamet taşıyan, ötenin sarsıntısını duymamış kişilere bir kıyamet aşılayan ve onları en şiddetli bir kıyametle sarsan bir kıyamet adamıdır.” (Sezai Karakoç, Kıyamet Aşısı, s.8)

Acı bir şekilde izliyoruz ki bu inancın ve bilincin adamı olamayanlar bugünün dünyasını zulümlerle, haksızlıklarla, katliamlarla, sömürülerle yaşanılmaz bir hale getirmişlerdir. Ama bu zalim, gaddar, kan emici canavarlar, yarın ötede şu ilâhî tablolarda çizilen azabı ve acıları yaşamaktan asla kurtulamayacaklardır:

 “Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi gözleri düşkün (utançtan yere bakar) bir halde ve davetçiye koşarak kabirlerinden çıkarlar. O esnâda kâfirler,‘Bu çok çetin bir gündür!’ derler.” (Kamer, 7-8)

“O gün kâfir ‘Keşke (insan olacağıma) toprak olsaydım!’ der.” (Nebe’, 40)

 

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23