İslâmi olmayan düzenlerde yaşamak!
İSLAM’a uygun düşmeyen düzenlere, düzenlemelere, hayat tarzlarına göre yaşamak konumunda olan Müslümanların karşı karşıya kaldıkları riskle ilgili olarak şu satırları tekrara hatırlayalım:
“İnancına uygun yaşamayan veya yaşayamayanların zaman içinde inançlarını yaşantılarına uydurdukları, böylece yaşadıkları gibi inanmaya başladıkları bir gerçektir. İnanç ‘dini inanç, iman’ olunca bunun, sapmış yaşantıya uydurulması demek dini inancın bozulması demektir. Zaruretler yüzünden de olsa İslam’a uygun düşmeyen düzenlere, düzenlemelere, hayat tarzlarına tahammül etmek, giderek buna razı olmaya, rahatsız olmamaya, hatta onları meşrulaştırmaya sebep olabilir. İslam’a göre zaruretler bazı yasakları geçici olarak kaldırır; bu da Müslümanları sıkıntıdan kurtarır, önlerini açar, ama ‘zarurete dayalı hüküm ve durum’ un, normal hüküm ve durum olarak kabul edilmesi, benimsenmesi caiz değildir.” (Hayreddin Karaman, Kafalar karışmasın, Yeni Şafak, 05.05.2006)
İslam toplumunda yaşamayanlarla yani İslâmî hüküm ve ilkelerin ışığında düzenlenmeyen sistemlerin yönetiminde hayat sürenlerle ilgili olarak Nisa suresinin ilgili ayet-i celilelerinde şöyle buyurulmaktadır:
97. ayet-i celile: Melekler kendi kendilerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman, derler ki: ‘Neyde idiniz?’ Onlar: ‘Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (müstaz’aflar) idik.’ derler. (Melekler de:) ‘Onda hicret etmeniz için Allah’ın arzı geniş değil miydi?’ Yani “Niçin Allah’a isyankâr kimseler tarafından baskı altında tutulan ve Allah’ın kanunlarına uygun olarak yaşamanın mümkün olmadığı bir yerde yaşamaya devam ettiniz? Neden hiçbir engel olmadığı halde Allah’ın kanunlarına uyabileceğiniz bir yere hicret etmediniz?” derler. İşte onların barınma yerleri cehennemdir. Ne kötü yataktır o.
Burada ki, “Kendi nefislerine zulmedenler” İslâm’ı kabul eden, fakat geçerli bir nedenleri olmadığı halde henüz İslâm’a girmemiş kabileler arasında yaşayan kimselerdir. Onlar, “İslâm diyarı” var olduğu halde ve oraya hicret edip tam bir müslüman olarak yaşamaları mümkün olduğu halde, yarı İslâmî bir durumda yaşayarak kendi kendilerine zulmediyorlardı. Öne sürdükleri özrün kabul edilmemesinin nedeni işte budur.
98. ayet-i celile: Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan müstaz’aflar olup hiç bir çareye güç yetiremeyenler ve bir yol (çıkış) da bulamayanlar başka.
99. ayet-i celile: Umulur ki Allah bunları affeder. Allah affedicidir, bağışlayıcıdır.
100. ayet-i celile: “Allah yolunda hicret eden, yeryüzünde barınacak çok yer de bulur, genişlik (ve bolluk) da. Allah’a ve Resulüne hicret etmek üzere evinden çıkan, sonra kendisine ölüm gelen kişinin ecri şüphesiz Allah’a düşmüştür. Allah, bağışlayıcıdır, esirgeyicidir.” (Mevdudi, Tefhim’ul Kur’an, c.I, s.394, 2. Baskı)
Görülüyor ki kulluk için yaratılan ve Kelime-i şehadetle gönüllü olarak bu şerefe talip olan her mümin kendini bu amaca adamak zorundadır. Bunun gerçekleşeceği şartları, iklimi sağlamak konumundadır. İslam’a uygun düşmeyen düzenlere, düzenlemelere, hayat tarzlarına boyun eğerek yaşaması asla söz konusu değildir. Her mümin inancının gereği olarak İslamın hakimiyetini gerçekleştireceği yurdu bulmak yani “Allah’a ve Resulüne hicret etmek” le yükümlüdür. Bakınız bu ayet-i celilenin müminlere yüklediği sorumluluğu Mevdudi merhum veciz bir şekilde şöyle gözler önüne sermektedir:
“Allah yolunda hicret etmek” iki durum dışında bir zorunluluktur:
Kişi orada İslâm’ı yaymak, peygamberin ve takipçilerin görevlerinin ilk dönemlerinde yaptıkları gibi küfür üzerine kurulu hayat sistemini İslâmî bir sisteme çevirmek için kalabilir.
Veya kişi oradan çıkıp gitmeye bir yol bulamaz da nefret ve hoşnutsuzluk içinde orada kalır.
Bu iki durum hariç “küfür diyarı” nda yaşamak sürekli günah içinde yaşamak demektir. “Hicret edecek bir İslâm Diyarı bulamadık” diye öne sürülen özür de kabul edilmeyecek ve şöyle denilecektir.
“Eğer ‘İslâm Diyarı’ diye bir bölge bulunmadı ise, küfrün kanunlarına boyun eğmekten kurtulmak için ağaç yaprakları ve keçi sütü ile beslenebileceğiniz bir dağ veya orman da yok muydu?”
Bu bağlamda, “Mekke’nin fethinden sonra hicret yoktur” hadisi hakkındaki yanlış anlama da ortadan kaldırılmalıdır. Bu, hicretle ilgili sürekli bir emir değil, Mekke’nin fethinden sonra Arabistan’da değişen duruma uygun düşen geçici bir emirdi. Arabistan’ın büyük bölümü “küfür diyarı” olduğu sürece müslümanlar, o dönemde tek “İslâm diyarı” olan Medine’ye hicret etmeye çağrılmışlardı. Fakat Arabistan’ın hemen her tarafı İslâm kontrolüne girince, Hz. Peygamber (s.a) hicretin zorunlu olduğu birinci emri ortadan kaldırmıştır: “Mekke’nin fethinden sonra artık (zorunlu olarak Medine’ye) hicret etmek yoktur.”
Bu hadis hiçbir zaman Kıyamet’e dek gelecek olan tüm müslümanlara her zaman için hicreti yasaklayan bir emir değildir. Evet Nisa suresinin ilgili ayet-i celileleri ile ilgili Mevdudi merhumun yorumu böyle. (Mevdudi, Tefhim’ul Kur’an, c.I, s.394, 2. Baskı)
Sözlerimizi Elmalı merhumun şu ikazını tekrar hatırlayarak noktalayalım:
“..zorunlu da olsa müşriklerin [yani Allah’a yaratıcı olarak inandığı halde O’nun insan hayatı ile ilgili hükümlerini, gönderdiği şeriatını kabul etmeyenlerin] uyruğu [yani yönetimi] altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar.
Kalp ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı AMELÎ ŞİRK i, kalben rıza göstermek ise İTİKÂDÎ ŞİRK i gerektireceğinden yukarıda ‘ Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz’ (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.” (Elmalılı M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Dağıtım, c.3, s.522, En’âm,136)


