--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

İslam yurdu!

Süleyman Önsay
Süleyman Önsay

EÇEN hafta sözlerimizi yüce Rabbimizin“ Ey iman edenler! Hep birden silm’e girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin; çünkü o, apaçık düşmanınızdır.” (Bakara Suresi, 208) ayet-i celilesinin ne mana ifade ettiği ve mü’minlere hangi sorumluluğu yüklediği ile ilgili Elmalılı merhumun şu yorumuyla noktalamıştık:

“..bu âyetle hitap edilmesi,.. üstün ahlâkı, hukukî ve sosyal incelikleri içeren geniş bir amelî şeriatın bütün kapsamıyla tatbikinin gerekliliğine dikkat çekmektir.

Bundan dolayı ey müminler! Allah’ın emirlerine boyun eğmekle öyle mükemmel bir sosyal görünüm ve öyle muntazam bir İslâm yurdu meydana getiriniz ki aranızda isyandan, kavga ve anlaşmazlıktan, birbirinize eziyetten, eğrilikten, Allah’ın haklarına ve kulların haklarına tecavüzden, kısaca Allah rızasına aykırı hareketlerden eser bulunmasın da, herkes, güven ve karşılıklı sevgi, rahatlık ve tam bir huzur içinde vazifeleriyle meşgul olsun, geleceğine ve ahiretine tam bir sevinçle yürüsün ve bunu bozacak fesatlara meydan verilmesin. Dünya hayatı hakkında parlak sözler söyleyip de kalbleri en merhametsizce düşmanlıklarla dolu olan, şeytanca hareket edenlerin arkasından gidilmesin.” (Elmalılı M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim, c.2, s.67) 

Bu ayeti celile gereği her mümin yaşadığı ülkenin inancına uygun yapılanmış olmasını amaçlamak durumundadır:

Çünkü “Dindar Müslümanlar bir yandan inandıkları gibi yaşamak, diğer yandan çocuklarını Müslüman olarak yetiştirmek ve yakından uzağa bütün insanlara İslam’ı tebliğ etmekle yükümlü olduklarını bilirler; bu konuda bir tereddüt, meşru bir farklı yorum söz konusu olamaz, yapılırsa tutunamaz, genel kabul görmez. 

Bu vazifenin yapılabileceği siyasi ve sosyal sistem İslam’a uygundur. Eğer laiklik ve benzeri dayatmalarla Müslümanlar bu kutsal ve değişmez vazifelerini yerine getiremiyorlarsa huzursuz olurlar, çare ve çıkış yolları ararlar. Zaruret icabı uyum göstermeleri, eksik vazife ve mahrumiyetlere katlanmaları geçici olur. 

Çoğulculuk, demokrasi, laiklik, AB, ABD ve diğer ötekilerle işbirliği, İslam ülkeleri ile bütünleşme konusundaki gevşekliğin devam etmesi hep imkan ve şartlar gereği tahammül konusudur; meşhur deyişle ehven-i şerdir.” (Hayreddin Karaman, Lâikciler ve dindarlar, Yeni Şafak, 28 Nisan 2006)

Diğer taraftan her mü’min şu anlayış ve amaca sahiptir:

 “Ülkenin hakim değeri İslam olsun, ona inanmayanlar da inandıkları gibi yaşasınlar, ama ayıplar ve günahlar -olacaksa- gizli, erdemler ve ibadetler açık olsun. Halk Müslüman kalarak çağdaşlaşsın; kendi medeniyetini bu çağın insanlığına bir imkan, bir fırsat olarak sunsun.

Bu..bir iman meselesi olarak devamlıdır; şuurlu bir Müslümanın başka türlü düşünmesi ve inanması mümkün değildir. Bu inanç ve dâvanın adı ‘İslamcılık’ ise bütün dindar Müslümanlar İslamcıdır.” (Hayreddin Karaman, Lâikçiler ve dindarlar, Yeni Şafak, 28 Nisan 2006)

 

Şunu da hatırdan çıkarmayalım ki mü’minlerin yaşantılarıyla ilgili olup da dinin dışında kalan bir alan tasavvur edilemez. Bunun içindir k;

“Müslümanlar bir hukuk veya ekonomi kuralını, uygulamasını, düzenlemesini yaparken mutlaka işe, Kur’an ve Sünnete bakarak başlarlar; buralarda açık bir dayanak yoksa kıyas vb. yöntemlere başvururlar, ama her hal ve kârda varacakları sonucun Allah’ın muradına ve rızasına uygun olduğu kanaatini muhafaza ederler, bu kanaati elde etmeye çalışırlar. “İslam’da Allah bu işe karışmaz” denecek hiçbir alan yoktur. Seküler, laik veya başka bir düzen Allah’ın, dinin ilgisi dışında kalan bir alan tasavvur ediyorsa ve orada dinden bağımsız hareket ediyorsa İslam’a aykırı hareket ediyor demektir.” (h.karaman.net/yazi/laikduzen/4/0273.htm)

Zira “İslâm devleti vatan, ırk vb. maddî değerler üzerine değil, manevî değerler ve özellikle din temeli üzerine kurulmuş bir devlettir. Din ise belli bir toprak parçasına veya topluma hapsedilemez; onun hedefi cihan hâkimiyetidir; nûru bütün insanlığı aydınlatacak, kula kulluk son bulacak, insanlar yalnızca Allah’a kulluk ederek eşref-i mahlûkât (yaratıkların en şereflisi, en üstünü) olduklarını ispat edecek, iki cihan mutluluğunun kapılarını açacaklardır.” (H. Karaman, Hayatımızdaki İslâm, c.1, s.111,İstanbul,2002)

İslâm’ın hakim olduğu bir ülkede müslüman olmayanların konumu ise; 

“İslam’ın egemen olduğu bir ülkede gayr-i Müslimler insan haklarından yararlanarak farklı olan inanç ve uygulamaları ile var olurlar. 

Müslümanlara gelince bunların, İslam’a aykırı olan davranışları kamuya açık alanlarda ortaya koymalarına izin verilmez. Bunu da İslam çerçeveli bir “umumi ahlak” ve “kamu düzeni” ilkesine riayet olarak değerlendirmek mümkündür.” (H. Karaman, Cahilliğin bu kadarı… Yeni Şafak, 31 Temmuz 2008)

Sözlerimizi Bakara Suresi, 208. ayet-i celilesinin meali ile noktalayalım:

“Ey iman edenler! Hep birden İslam’a girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin; çünkü o, apaçık düşmanınızdır.” 

Süleyman Önsay Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle