--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

İslâm bir heves işi değil, bir haslet işidir!

Süleyman Önsay
Süleyman Önsay

Yüce Rabbimiz kurtuluşa ulaşmanın, her türlü korku ve hüzünden uzak olmanın, dünya ve ahiret saadetini kazanmanın, özetle cenneti hak etmenin yolunu şöyle ifade buyurur: 

“Hayır, hayır! Kim özü iyilik dolu olarak yüzünü Allah’a tertemiz döndürür ve teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değiller.” (Bakara,112)

Bu ilâhî mesajda iki önemli hususun altı çizilmektedir. Bunlardan ilki; « men esleme vechehü lillah »  kişinin yüzünü Allah’a teslim etmesi, ikincisi ise; “ve hüve mühsin” bunu yaparken de ihsan sahibi olmasıdır. Yani kişiyi cennete kavuşturacak iki ana özellik vardır: Bunlardan ilki; yüzümüzü yani tüm benliğimizi Allah’a teslim etmek, şirkten ve şirke götüren davranışlardan uzak bir imanın sahibi olmak, diğeri ise bunu yaparken  ihlas içinde samimi olarak Allah’a yönelmektir.

Âyet-i celîledeki “kim yüzünü Allah’a teslim eder” ifadesinde yer alan “yüz”  kelimesinin anlam ve kapsamı ile ilgili şu noktalar özellikle dikkate alınmalıdır: 

“Kişinin yüzü, bedeninin en anlamlı parçası olduğundan klasik Arapça’da insanın bütün kişiliğini yahut bütün benliğini göstermek için kullanılırdı. Kur’an’ da defalarca tekrarlanan bu ifade, İslâm’ın mükemmel bir tanımını vermektedir -ki, esleme (‘kendini teslim etti’) kök-fiilinden türetilmiş olan bu kelime ‘kendini (Allah’a) teslim etmek’ anlamına gelir: ve Kur’an’ın tümünde İslâm ve müslim terimleri bu anlamda kullanılmışlardır.” (M.Esed, Kur’an Mesajı meal-tefsir, işaret yayınları Haziran 1996, c.1, s.31)

Diğer taraftan bu ayette ikinci olarak zikredilen “ihsan sahibi olma” şartına gelince bunun da kısaca izahı şudur: “.. Allah’a kulluk etmek ihsan vasfına bağlanmıştır. Yani bir kimse ibadet etmekle [yani ilâhî emirleri sadece şeklen yerine getirmekle] kendisini kurtaramaz. Kendini kurtarması için muhsinlerden olması gerekir. Muhsin yaptığı işi Allah için yapan, sadece O’ndan korkan, o sebeple işini noksansız bitiren ve her işin hakkını veren kimse demektir.” (Diyanet Vakfı Meâli, Ankara 1993, s.16)

Görülüyor ki “Kur’an’a göre kurtuluş, herhangi bir özel ‘zümre’ye [yani belli bir nesep, sıfat, meslek veya meşrep sahibi kimselere] tahsis edilmiş olmayıp Allah’ın birliğini kavrayan, kendini O’nun iradesine teslim eden ve dürüst şekilde yaşamak suretiyle bu ruhsal tercihe pratik bir anlam kazandıran herkese açıktır.”  (M. Esed, a.e.)

İşte bu ayette tüm zamanlar için insanlar arasında tevhîdî yani Allah’ı zatında, sıfatlarında, isimlerinde, işlerinde ve hükümlerinde tek kabul edip O’na hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak kabul etmeyen bir imandan, ihlas ve ihsandan yoksun oldukları halde sadece şu veya bu kliğe, şu veya bu guruba mensub olmaları nedeniyle “biz kurtulduk, bizler cenneti garantiledik” diyebileceklere; “Hayır, hayır! Kim özü iyilik dolu olarak yüzünü Allah’a tertemiz döndürür ve teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değiller” buyrularak tepki gösterilmekte ve dikkatler; Allah’ın birliğini özümsemeye, O’nun hükümlerine teslim olmaya ve ilâhî emirler doğrultusunda dosdoğru Müslümanca bir hayatı gerçekleştirmeye çekilmektedir.

Burada asla göz ardı edilemeyecek mühim bir noktada şudur ki her biri olmazsa olmazı olan iman, ihlas ve ihsan unsurlarıyla İslâm;  « .. gönüllerin bir isteği değil, o heva ve hevesleri silip temizlemekle yapılacak bir haslettir. Bunun içindir ki, İslâm Allah’a karşı yüz aklığı, alın temizliğidir. Bilindiği gibi yüz aklığı ve alın temizliği deyimi, sahibinin içinin ve dışının, niyet ve düşünceleriyle hareket ve davranışının temizliğinden bir kinayedir. » (Elmalılı M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim, c.1, s.387)

“Sonuç olarak cennete girebilmek için inançların ve düşüncelerin kesin kanıtlara dayandırılması, ayrıca insanın Allah’a iman edip yüzünü O’na çevirmesi, bütün benliği ve varlığı ile, tam bir içtenlikle O’na teslim olması, hem bedeni hem de kalbiyle O’na kulluk etmesi, kısaca samimi bir dindar olarak Allah’ın hükümlerine teslim olması gerekir. Bu teslimiyeti sağlayan dine İslâm, bu şekilde teslim olan kişiye de ‘müslim’ (Müslüman) denir.” (Prof. Dr. Hayreddin Karaman ve Diğerleri, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Ankara-2003, c.1, s.112)

 

Süleyman Önsay Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle