İslam bağının yerini hiçbir şey tutamaz!
Son aylarda ve yıllarda Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda her türlü işgal ve katliamı fütursuzca işleyen, çoluk- çocuk, asker-sivil, genç- ihtiyar ayırt etmeksizin katleden, tonlarca bomba yağdırarak şehirleri harabeye döndüren batılı güçlerin yeni planlar peşinde oldukları gözlenmektedir. Bu sinsi ve hain projelerle ilgili olarak, özellikle de Türkiye’ye dönük bir tuzakla ilgili olarak müslümanlar birçok ilim ve fikir erbabınca ısrarla uyarılmaktadır. Biz işte bu ikazlarla ilgili çok önemli bir yazıdan bazı bölümleri bir kere daha gözler ve gönüller önüne sermeye çalışacağız:
“ABD-İngiltere-İsrail üçlüsünün İslam dünyası ile ilgili planlarının yürümesi ve amacına ulaşması için Türkiye’ye biçilen elbise veya verilen rol” hususunda; “Türkiye ne yapmalıymış?” sorusuna cevap olarak sunulan şu satırlarda bu sinsi ve korkunç tespitler şöyle ifade edilmektedir:
“Tarih boyunca İran’a karşı Sünniliği koruyan Türkiye bugün de o rolü üstlenmeli, son çıkışları ile İslam dünyasında lider olmaya doğru önemli adımlar atan İran’ın eline bu konumu kaptırmamak ve gerekirse gücünü kullanarak İran’ı durdurmak için sorumluluk üstlenmeliymiş.” Daha sonra bir başka oyuna da dikkat çekilmekte ve şöyle denilmektedir:
“Buna benzer bir başka plan da yine bugünlerde, İsrail tarafından dünya kamuoyuna telkin ve teklif ediliyor: İçlerinde Türkiye’nin de bulunacağı bir barış gücünün İsrail ile Güney Lübnan arasında bir tampon bölgeye yerleştirilmesi, Hizbullah’ın İsrail’e karşı direnmesini kırması ve engellemesi; tabii bu arada Hizbullah’ın mutlaka silahtan arındırılması.”
İşte bunlar; söz konusu yazıda altı çizilen, batılılarca İslam Dünyasına dönük olarak hazırlanan yeni tezgahlar. Bunlara değinildikten sonra aynı yazıda şu tarihi ve dîni gerçekler bizlerin bilgi ve idrakine sunulmakta ve şu değerlendirme yapılmaktadır:
“Önce İran. Bu ülke Müslüman, kendi değerleri ile ayakta kalmak ve çağdaşlaşmak için çaba sarf ediyor. Mezhepler farklı, ama dinimiz aynı. Türkiye ile İran’ın ortak menfaatleri ve bunun yanında ortak düşmanları var... Bu durum karşısında iki ülkeye (tabii bütün İslam ülkelerine) düşen vazife, farklılıkları arka plana atarak, herkesin mezhebini kendine bırakarak ortak zeminde; yani İslam kardeşliğinde buluşmak, Müslüman olmayanlara da ‘aynı Allah’ın yarattığı insan kardeşler’ nazarıyla bakmak, böyle yaklaşmak, kim olursa olsun zalimin karşısında, mazlum ve mağdurun yanında yer almaktır.”
Denildikten sonra dikkatler şu noktaya çekilmekte:
“Bugün ‘medeniyetler, kültürler, dinler arası diyalog’ başlığı altında birçok faaliyete şahit oluyoruz... Peki bu diyalog ötekilerle (dini, kültürü, tarihi... daha farklı, aradaki yarıklar daha büyük olanlarla) olabilecekse Müslüman topluluklar arasında niçin olmasın, niçin olmuyor?!” sorusu hatırlatılmaktadır.
“tahriklere kapılmayalım, aklımızı başımızda tutalım ve İslam bağının yerine hiçbir şeyin konamayacağını bilelim” (Prof. Dr. Hayreddin Karaman, 11.08.2006, Yeni Şafak) denilerek tüm dünya Müslümanlarına dönük bu değerli ve hayati uyarılarla noktalanmaktadır.
Biz de sözlerimizi şu ilâhi ikaz ve açıklamalarını hatırlatarak bitirelim:
“Bütün müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat,10) Elmalılı merhum bu âyetin açıklamasında “Zira hepsi ebedi hayata sebep olan iman esasında birleşir din kardeşidirler” kaydını düşer. (Elmalılı M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.7, s.201) Mevdudi merhum da “..bu ayet yeryüzündeki tüm müslümanları evrensel bir ailenin bireyleri olarak ilan etmektedir. Bu müslümanlar arasında bulunan kardeşlik öyle bir nimettir ki, hiçbir dinde bir örneği bulunmamaktadır.” (Mevdudi, Tefhim’ul- Kur’an, c.5, s.440.) diyerek iman kardeşliğinin zorunluluğuna ve yüceliğine işaret eder.
Cemil Meriç bu evrensel aile tablosunun Osmanlı versiyonunu şöyle vecizelendirir:
“Bu ülkenin ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren İslamiyet olmuş.
Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi.
İster siyah derili, ister sarı... inananlar kardeştir. Aynı şeyleri sevmek, aynı şeyler için yaşamak ve ölmek.
Türk’ü, Arap’ı, Arnavut’u düğüne koşar gibi gazaya koşturan bir inanç; gazaya, yani irşada.
Altı yüzyıl beraber ağlayıp, beraber gülmek.
Sonra bu muhteşem rüyayı korkunç bir kâbusa kalbeden meşum bir salgın: maddecilik.
Tarihin dışına çıkan Anadolu, tarihin ve hayatın. Heyhat, bu çöküşte kıyametlerin ihtişamı da yok, şiirsiz ve şikayetsiz.”
Said Nursi (rh.a.) de iman ile küfrün farklılığını şöyle kıyaslandırır:
“Kâfirlerin medeniyetiyle mü’minlerin medeniyeti arasındaki fark:
Birincisi, medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs, içi pis; sureti me’nus, sîreti mâkûs bir şeytandır.
İkincisi, bâtını nur, zahiri rahmet; içi muhabbet, dışı uhuvvet; sureti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedar bir melektir.
Evet, mü’min olan kimse, iman ve tevhid iktizâsıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlûkatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir. Çünkü, imân bütün mü’minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.
Küfür ise, öyle bir burudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyada bir nevi ecnebîlik tohumunu ekiyor. Ve her şeyi her şeye düşman yapıyor.” (Mesnevi-i Nuriye-Hubâb)
Ne mutlu iman kardeşliği nimetine erenlere!
Ne mutlu bu idrak ve bilincin gereğini yerine getirebilenlere!


