İrşad ve davet sorumluluğumuz!

18 Ocak 2019 Cuma

Yüce Kitabımız Kur’an- Kerim’in  Zâriyât Sûresinin 55. âyetinde  şöyle buyuruldu: “Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir.” (Zâriyât, 51/55)

Allah’ın Müslümanlara her şeye rağmen yapmalarını emir buyurduğu öğüt vermenin, önem ve özünü şöyle ifade edebiliriz:

Öğüt, iman sahiplerinin imanlarının güçlenmesine ve daha güzel davranmalarına; İmana yatkınlığı olanların yani gözlerini, kulaklarını, gönüllerini hakikat çağrısına kapatmayanların da iman etmelerine ve bunun devamında mümine yaraşır davranışlar içine girmelerine vesile olur..Öğüdün özü, insanların ve cinlerin yaratılış amacını hatırlatmaktır… 

Bu yaratılış amacı, onların sadece Yüce Allah’a kulluk etmeleridir… Allah’ı tanımanın anlamı O’na gerektiği şekilde kulluk etmektir. (Prof. Dr. Hayreddin Karaman ve Diğerleri, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, c.5, s.83) 

Ne olduğunu ve niçin yapıldığını kısaca değindiğimiz öğüt vermek; hem kendimize hem de diğer insanlara karşı gerek kişisel gerekse ümmet olarak, bizlere yüklenmiş bir görev ve sorumluluktur. Yüce Rabbimiz öyle buyurdu:

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız...” (Âli İmran, 3/110)

Bu ayette; insanlığa önderlik yapma görev ve yetkisinin diğer ümmetlerden alınıp Muhammed (a.s.) ümmetine verildiği hatırlatılıyor: 

Müslümanlar, liderlik için gerekli olan tüm niteliklere sahip olduklarından bu göreve lâyık görülmüşlerdir. [Bu önderlik görevi]; pratikte iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, Allah’tan başka ilâh olmadığına inanmak ve bu inancın ifade ettiği gereklilikleri pratikte uygulayarak göstermektir. O halde müslümanlar, kendilerine emanet edilen görevin sorumluluğunun bilincine varmalı ve kendilerinden öncekilerin düştükleri hatalara düşmemelidirler. (Mevdudi, Tefhim’ul Kur’an, c.1, s.285)

Bu hususta şu ifadeler önem arz etmektedir:  

Önderlik şerefli bir konum olmakla birlikte, yanında birçok şerefli sorumlulukları da getirmektedir. Bu görev peygamberin diğer insanlara şahitlik etmesi gibi, İslâm toplumunun diğer insanlar önünde hakkın, doğruluğun ve adaletin yaşayan şahitleri olmalarını ve hakkın, doğruluğun ve adaletin anlamını tüm dünyaya göstermelerini gerektirir. Bu görev sebebiyle hesaba çekilecek İslâm toplumuna çok büyük sorumluluk düşer. Nasıl Hz. Peygamber (s.a.) Allah’ın hidayetini tebliğ etmekle görevli idiyse, aynı şekilde müminler de hidayeti diğer insanlara tebliğ etmekle sorumludurlar. 

Eğer Allah huzurunda bu görevi ellerinden geldiğince iyi bir şekilde yerine getirdiklerini gösteremezlerse orada cezalandırılacaklardır. Eğer Hakk’ın şahitleri olarak görevlerinde en ufak bir gevşeklik göstermişlerse, kendi kötü amelleri ile birlikte kendi önderlikleri zamanında yayılan kötülüklerden de sorumlu tutulacaklardır. Kıyamet gününde Allah şöyle soracaktır: “Dünyayı kasıp kavuran sapıklık, zulüm ve günah salgınını gördüğünüzde onu engellemek için ne yaptınız?” (Mevdudi, Tefhim’ul Kur’an, c.1, s.123)

Davetin ne şekilde yapılması hususunuNahl Sûresinin 125. âyetinden öğreniyoruz:

“(Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et!”

Peki bu ayet-i kerimeden ne anlaşılıyor?

“Bu âyetten açıkça anlaşıldığına göre insanlar, Allah’ın dinine üç yoldan biriyle dâvet edilirler:

1- Hikmet ile,

2- Vaaz ile,

3- Mücadele ve tartışma ile…

Eğer vaazla Hakka davet edilmesi gereken kişilere hikmet sunulursa bu onlara zarar verir. Tıpkı süt çocuğuna kuş etinin zararlı gelmesi gibi..

Aynı şekilde hikmet ehli’ne de mücâdele zararlı olur. Hikmet ehlini, hikmetle değil de mücâdele metotları ile hakka davet etmek nefret ettirir. Bu, bünyesi sağlam bir insana insan sütü içirilmeğe kalkışılmasına benzer…

Mücâdele ehli ile iyi ve mülâyim olmayan bir şekilde tartışmada bulunmak, çölde yaşayan bir bedevîyi buğday ekmeği ile beslemeğe kalkışmak, yahut bir şehirliyi hurma ile beslenmeğe zorlamak demektir.” (İmam Gazali, el- Kıstâs’ül-Müstekîm, s.9)

Bu noktada şu anekdot sözün özü mahiyetindedir:

Döneminin devlet başkanı Me’mun’a sert bir dille nasihat etmeye başlayan kişiye Me’mun şu îkazda bulunur:

“Efendi, tatlı konuş. Zira Allah Teâla senden daha hayırlılarını (Hz. Musa ve Hz. Harun), benden daha şerlisine (Firavun) gönderirken onlara yumuşak konuşmalarını emreder:

‘Ona yumuşak söyleyin. Belki hatırlar veya korkar.’ -Taha,44-” (İ. Gazali, İhya, c.2, s.819)

Burada şu müjdeyi de göz ardı etmemek gerekiyor:

“(İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve ‘Ben müslümanlardanım’ diyenden kimin sözü daha güzeldir?”(Fussilet, 33)

Tabi ki “‘Allah’a çağırmak’tan maksat, tevhid inancına ve Allah’a itaate davet etmektir(Şevkânî, IV, 590). Bazı müfessirler, burada özellikle Hz. Peygamber’in övüldüğünü belirtmişlerdir. Övülenin müezzinler olduğu söylenmişse de ezan uygulamasına Medine döneminde geçildiğinden bu görüş isabetli değildir. Hz. Peygamber Allah’a davet eden ve Allah’ın iradesine uygun güzel işler yapan ilk müslüman olduğundan âyetteki övgünün öncelikle onunla ilgili olduğu muhakkaktır; ancak âyetin, Resûlullah’ın yolunu izleyerek aynı niteliklere sahip olan her müslümanı kapsadığını da kabul etmek gerekir.” (Prof. Dr. Hayrettin Karaman ve Diğerleri, Kur’an Yolu: IV/610)

Sadece sözümüz değil, yaşayış tarzımız da bu kimliği yansıtmalı:

Âyet, kendisini İslâmî kimlikle tanıtan kimsenin bu kimliğe yaraşır bir hayat yaşamasının (amel-i sâlih sahibi olmasının), insanları her şeyden önce güzel ahlâk ve örnek davranışlarla İslâm’a kazandırmaya çalışmasının önemine ve gerekliliğine de dikkat çekmektedir.  (Prof. Dr. Hayrettin Karaman ve Diğerleri, Kur’an Yolu: IV/610)

İşte önder olmanın anlamı, kapsamı ve sorumluluğu! Bu bilinçtir ki N.Fazıl Kısakürek merhumda adeta şöyle dillenir; 

Üstüme, beni örtebilecek bir takım palaspâreler atabilseydim… Bu şehrin, o şehrin, insanlık şehrinin büyük meydanında, dilenciler gibi bir köşeyi tutsaydım… Yine insanların ayak bastıkları noktalara bakıp boyuna ağlasaydım, durmadan ağlasaydım… “Ne oldun ayol, nen var, ne istiyorsun?” diyenlere, “Aman Müslüman olun, aman Müslüman olun” diye mırıldansaydım, durmadan ağlasaydım…Kuruyuncaya, dökülünceye, dağılıncaya kadar ağlasaydım..  

Sözlerimizi îlâhî îkazı bir kez daha hatırlayarak noktalayalım:

“Böylece biz sizi, insanlara şahit (ve örnek) olmanız için vasat bir ümmet kıldık; peygamber de üzerinizde bir şahit olsun”.

 

Günün Özeti

YORUM YAZ

  • mhmtmhmt5 ay önce
    Hikayeyi okuyunda ne haldeyiz anlayın. Arkadaşlardan birisi takva sahibiymiş. Helale harama dikkat eder, asla boğazından haram lokma geçirmemeye çalışır, Allah’tan korkar, kuldan utanırmış… Çok dürüstmüş. İşini iyi yapar, hile ve hurdaya asla tevessül etmezmiş. Ama diğer arkadaşının böyle “takıntıları” yokmuş. Önemli olan kazanmakmış, gerisi moda tabirle teferruatmış. İş dedik diye fabrikatör falan sanmayın. Çiftçilikle uğraşır, ailesine yardım ederlermiş. Bir de şehre süt götürüp, satarak parasıyla eve öteberi alırlarmış. Daha doğrusu arkadaşın birisi öteberi alacak para kazanırmış ama diğerinin kısmeti bu konuda pek iyi değilmiş. İki arkadaş her gün eşeğe sütleri yükler, şehre süt satmaya giderlermiş. Yolda konuşur, dertleşir, hayata dair düşüncelerini paylaşır, geleceğe dair planlar yaparlarmış. Ve sonunda sohbet ede ede, eşeğin sırtında yaylana yaylana şehre girer, pazara yönelirlermiş. Her gün pazardaki yerini alır, süt satmaya başlarlarmış. Ama birisinin sütü hemen tükenirken, diğerinin sütü olduğu gibi kalır, bir tek Allah’ın kulu gelip, “bir kilo süt ver” diye bir talepte bulunmazmış. Sütü erken biten arkadaşı şehirde dolaşır, kazandığı paralarla öteberi alır, arkadaşını beklermiş. Ancak, akşam olunca diğer arkadaşının her zamanki gibi sütünü hiç satmadan eşeğine yüklediğini görür, üzülürmüş. Üzülen sadece arkadaşı değilmiş. Pazarda tezgâh açtıkları yerin tam karşısında yaşlı bir amcanın bu durum hayli dikkatini çeker, her akşamda içten içe üzülürmüş. Bir gün yaşlı amca dayanamamış, ikindi vakti olduğu halde halen sütünü satamayan gencin yanına gelerek, “Birkaç dakikan varsa görüşelim” demiş ve birlikte yaşlı amcanın dükkânına geçmişler. -Her gün süt satmadığın halde pazara gelmeye, tezgâh açmaya devam ediyorsun, sütün neden satılmıyor, bozuk mu, kötü mü? -Hayır, demiş genç adam. Hem sütü en kalitelisinden, hem de tadı çok güzelmiş. O zaman neden satılmıyormuş, kendisi de merak edermiş ama “kısmet” demiş, genç adam. Yaşlı amca sakalını sıvazlamış ve süte su katıp, katmadığını sormuş. Genç adam birden mülayim halinden sıyrılarak köpürmüş; “Amca o nasıl söz, insan sütüne su katar mı?” Katar elbet, herkes katıyor… Haramla işinin olmayacağını, sütüne asla su katıp, harama bulaşmayacağını, boğazından haram lokma girmeyeceğini ve hele hele o haramı ailesine yedirmeye hakkı hiç olmadığını söylemiş de söylemiş… Amca hak vermiş elbet ama bu şekilde sütünü satmasının asla mümkün olmadığını da eklemeyi unutmamış. Peki nasıl yapacak, sütünü nasıl satacak, evin ihtiyaçlarını nasıl karşılayacak, tecrübesinden istifade etmek için sormuş. Yaşlı adam, “süte su katacaksın” diye ısrar etmiş, genç “hayır” diye bu isteği reddetmiş… Yaşlı adam sonunda dayanamamış; “gel senle bir deneme yapalım. Sen süte su kat, tezgâhın başına geç. Müşteri gelirse bahane bul, satma ama nasıl müşteri geldiğini gör, sonra sebebini anlatayım” demiş. Genç, çaresizce bu isteği yerine getirmek için arka odaya geçip, süte birkaç bardak su katmış ve geçmiş tezgâhın başına ki, ne göre… Neredeyse pazardaki herkes gençten süt almak için yarışa girmiş; “Bana bir kola ver.. bana iki kilo ver.. şu bidonun hepsini alayım.. bir kilo verir misin...” Genç şaşırmış, neler olduğunu bir türlü anlayamamış ve hepsine de bahane bularak süt taleplerini geri çevirmiş. Hemen yaşlı amcanın yanına gidip, bunun hikmetini sormuş. Cevap vermiş yaşlı amca; “EVLADIM, SENİN SÜTÜN HELAL SÜT. İŞİN TEMİZ, ASLA HARAM BULAŞTIRMIYORSUN AMA MÜŞTERİN OLACAK İNSANLAR HARAMA BULAŞMIŞ BİR KERE. ONLAR HELALİ HAK ETMEDİKLERİNDEN HARAMLA BESLENMEYE DEVAM EDİYOR VE BUNUN FARKINDA DA DEĞİLLER. SEN SÜT SU KATTIN, ONU HARAM ETTİN AMA MÜŞTERİN ÇOĞALDI. SUÇ SENİN DEĞİL EVLADIM, SUÇ SENİN DEĞİL!” GENÇ, ÜZÜNTÜYLE YAŞLI AMCAYI DİNLEMİŞ VE SÜTLERİNİ TOPLAYARAK ARKADAŞIYLA BİRLİKTE KÖYÜN YOLUNU TUTMUŞ. BİR DAHA DA PAZARA SÜT SATMAYA GELMEMİŞ… Allah kimseyi hidayetten ayırmasın. Allah yar ve yardımcımız olsun.
  • mhmtmhmt5 ay önce
    Anlattığımız kadar bildiklerimizi yaşasaydık ASRI SAADETİ yaşıyor olurduk. Ömer bin Abdülaziz hazretleri “rahmetullahi aleyh”. Halifedir. Öyle adil idi ki, “İkinci Ömer” diye meşhur olmuştu. Zaten hazret-i Ömer’in oğlunun torunu oluyordu kendisi. Şöyle ki; Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, âdeti üzere bir gece şehri dolaşıyordu. Bir evin önünden geçiyordu ki, içerden bir konuşmalar duydu. Anne kız münakaşa ediyorlardı.Durup dinledi: - Kızım, süte su kat biraz! - Hayır anne, katmayalım. - Kat diyorum sana! - Lütfen anneciğim. Helal kazancımıza haram karıştırmayalım. - Hiç olmazsa bir ölçek kızım. - Anneciğim bunun azı da haramdır. Hem halife, “Sütlere su katmayın” demiyor mu? - Kızım bu gece vakti halife bizi nerden görecek? - O görmese de, bir gören var anne. - Kim o kızım? - Allah. O, her gizliyi görüyor. İçimizden geçenleri de biliyor. Öyle değil mi? Kadın bir şey diyemeyip, sessizce mırıldandı: - Haklısın kızım. Hazret-i Ömer duymuştu bütün bu konuşmaları. Oradan doğruca eve gidip, oğlunu çağırdı: - Sana bir kız buldum oğlum, ne dersin? - Siz bilirsiniz babacığım. Ertesi sabah doğruca o eve gidip çaldı kapıyı.Kadın, eşikte halifeyi görünce; “Eyvaah!” dedi içinden, “Geceki konuşmalarımızı duyduysa yandım”. Korkuyla kekeledi: - Bu.. buyurun efendim. Hazret-i Ömer içeri girdi. - Hanım! Dün gece kızınla olan konuşmalarınızı duydum. - E.. evet efendim? - Kızının konuşmaları hoşuma gitti. Allah’ın emriyle kızını oğluma istemeye geldim. Kadın kulaklarına inanamadı: - Efendim? - Kızını oğluma istiyorum hanım. Kadıncağız sevinçten uçuyordu. - Hayhay efendim! dedi. Ve o kız, Halifenin gelini oldu. İhlası sebebiyle dünyası da mamur oldu, ahireti de. İşte Ömer bin Abdülaziz hazretleri, süte su katmayan bu mübarek hanımın torunudur. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az. Cumamız mübarek olsun. Allah yar ve yardımcımız olsun.
  • mhmtmhmt5 ay önce
    Allah razı olsun hocam da her şeyi mübah yaparken yani dini kendimize uydurursak inandırıcılığımız kalmıyor. Demogoji bize uymazken demogoji hayatımızın bir parçası olursa nasıl inandırıcı olabiliriz? Darül harptemiyiz, yoksa darül İslammıyız? Harpte isek harp hiledir diyerek her haltı yemek veballere bizi sokmaz mı? Değilsek ilahi adaleti bir kenara bırakmak her şeyi biz biliriz demek şirke girmemizi sağlamaz mı? Bu ne lahana ne turşu sayın hocam. Her şey birbirine karışmış, türlü olmuş, yani tukaş. Faiz, piyango, zina, içki, idam yerine mühebbet hapis, Ayasofya cami yerine müze, duvarlarda heykeller ve resimlere saygı, mezarlıklar türbe, ... yok yok. Etraf çokbilmişten geçilmiyorsa bataklıklar büyüyor demektir. Din kendimize uyduruluyorsa ecnebiden ne farkımız olur? Dosdoğruyu anlatıp yanlışta direnmez isek başarıya ulaşabiliriz. Yoksa demokrasi ile demogoji yapıp her şeyi kitaba uydurmak din tüccarlığı olur. Yani bir koltukta iki karpuzu taşımak gibi olur ki herşeyi mahvederiz. Dinin yanlış anlaşılmasına bozulmasına yol açarız. Ecnebilerin yaptığı gibi kitabı tahrip edemeyiz ama dini istismar ettiğimiz için inandırıcılığımız kalmazken şüpheleri artırdığımız için yanlış anlaşılmalara yol açtığımız için dini kendimize uydurma yapıldığından dine zarar veririz. Dini dosdoğru anlatsak bile dosdoğru uygulamalara imza atılmadıktan sonra hatta yanlışta ayak direndikten sonraağzımızla kuş tutsak bile inandırıcılık yapamayız. Tebliğ, irşat anlatılıp yaşanmıyorsa ne anlamı var?. Din bireysel yaşanacak, uygulamaya dökülecek. Yanlış yapanlara bakmayın, dosdoğru yaşayın dedikçe hiçbir zaman başarıya ulaşamayız. Damlaya damlaya göl olur. Ama bizde damlalar bir araya gelmeyip ayrışıyorsa sonuç böl parçala yut olur ki fitne başarıya ulaşır. Öncelik fitnelere yol açan bataklıklar kurutulmalıdır. İşte o zaman çözümler başlar. Her kafadan çıkan sesler zenginlik değil ayrılık oluşturuyorsa fitne görev başındadır. Fırkalar çorbalara yol açıyor demektir. Çözüm örnek yaşayıştadır. Kuranın yaşanmasındadır.İrşat ve davet metodu budur. Kainatı yoktan var eden, fiziki kanunları yaratan, zerrelerden yıldızlara tüm kainata hâkim olan Allah’ın gösterdiği doğru yol olan İslam dininin kanunlarına şeriat kanunları denir. Şeriat hükümleri Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerif ve icmaya dayanır. Şeriat Allah’ın koyduğu dini ve dünyevi hükümlerin tümüdür. Sevgili Peygamberimiz(sav) buyuruyor: “Ey amca! Allah’a yemin ederim ki GÜNEŞi sağ elime, AYı da sol elime verseler yine de bu davadan vazgeçmem, Ya Allah bu dini hakim kılar ya da ben bu yolda yok olur giderim.” Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz, servete, şöhrete ve debdebeye asla itibar etmedi. Zaman oldu ki, Arabistan’ın bütün hazineleri ve altınları eline geçtiği, tabir caiz ise, dünya her şeyi ile O’na iltifat edip, kendisini cezp etmek istediği halde, O onlara itibar etmedi ve onlardan ne KENDİSİNE BİR PAY ayırdı, ne YUMUŞAK YATAKTA yattı, ne LEZİZ YEMEK yedi ve ne de İHTİYACINDAN FAZLA BİR KAT ELBİSE giydi. Medine’ye hicret ederek az zamanda birçok fütuhata mazhar olduğu, dünya O’na boyun eğip meftun olduğu halde, O, asla dünyaya itibar etmedi. Hz. Ömer (r.a) şöyle anlatıyor: “Bir gün Allah Resulünü ziyarete gitmiştim. Hizmetçisi Rebah’dan izin istedim ve içeri girdim. Allah Resulü bir hasır üzerine yattığı için, yüzüne hasırın izleri çıkmıştı. Tahtadan yapılmış olan dolaba baktım; bir tasın içinde sadece biraz arpa vardı. Bu manzara karşısında duygulandım, gözlerim doldu ve kendisine: Ey Allah’ın Resulü! KİSRALAR ve KAYSERLER saraylarında lüks ve rahat içinde yaşarlarken sen burada sıcağın altında, mübarek vücuduna hasırın izleri çıkmış olarak yatıyorsun. Halbuki sen Allah’ın Resulüsün. Müsaade etsen de sana bir yumuşak yatak yaptırsak.” dedim. Allah Resulü tebessümle yüzüme baktı ve şöyle buyurdu: “Dünya benim neme gerek Ya Ömer! Dünya onların, ahiretin ise bizim olmasına razı olmuyor musun?” Kainatı yoktan var eden, fiziki kanunları yaratan, zerrelerden yıldızlara tüm kainata hâkim olan Allah’ın gösterdiği doğru yol olan İslam dininin kanunlarına şeriat kanunları denir. Şeriat hükümleri Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerif ve icmaya dayanır. Şeriat Allah’ın koyduğu dini ve dünyevi hükümlerin tümüdür. Sevgili Peygamberimiz(sav) buyuruyor: “Ey amca! Allah’a yemin ederim ki güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de bu davadan vazgeçmem, Ya Allah bu dini hakim kılar ya da ben bu yolda yok olur giderim.” Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz, servete, şöhrete ve debdebeye asla itibar etmedi. Zaman oldu ki, Arabistan’ın bütün hazineleri ve altınları eline geçtiği, tabir caiz ise, dünya her şeyi ile O’na iltifat edip, kendisini cezp etmek istediği halde, O onlara itibar etmedi ve onlardan ne KENDİSİNE BİR PAY ayırdı, ne YUMUŞAK YATAKTA yattı, ne LEZİZ YEMEK yedi ve ne de İHTİYACINDAN FAZLA BİR KAT ELBİSE giydi. Medine’ye hicret ederek az zamanda birçok fütuhata mazhar olduğu, dünya O’na boyun eğip meftun olduğu halde, O, asla dünyaya itibar etmedi. Hz. Ömer (r.a) şöyle anlatıyor: “Bir gün Allah Resulünü ziyarete gitmiştim. Hizmetçisi Rebah’dan izin istedim ve içeri girdim. Allah Resulü bir hasır üzerine yattığı için, yüzüne hasırın izleri çıkmıştı. Tahtadan yapılmış olan dolaba baktım; bir tasın içinde sadece biraz arpa vardı. Bu manzara karşısında duygulandım, gözlerim doldu ve kendisine: Ey Allah’ın Resulü! Kisralar ve Kayserler saraylarında lüks ve rahat içinde yaşarlarken sen burada sıcağın altında, mübarek vücuduna hasırın izleri çıkmış olarak yatıyorsun. Halbuki sen Allah’ın Resulüsün. Müsaade etsen de sana bir yumuşak yatak yaptırsak.” dedim. Allah Resulü tebessümle yüzüme baktı ve şöyle buyurdu: “Dünya benim neme gerek Ya Ömer! Dünya onların, ahiretin ise bizim olmasına razı olmuyor musun?” Ömründe bir kere olsun yalan söylememiş, demogoji yapmamış, örnek yaşayışla nasıl yaşayacağımızı bizzat uygulamalarıyla göstermiş olan sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) irşad ve davette bize yeter. Örnek yaşayış yerine ördek yaşayışları dikkate aldıkça bataklıkta bulunur ve bataklıkları büyütürken bataklıklarda boğuluruz, debelendikçe de daha çok batarız. Elini kaptıran gövdeyi de başı da kaptırır. Bir koltukta iki karpuz taşınmaz. Taşındığını sanarız ancak kendimizi kandırırken milyonları da batırırız.Dava adamı, davasına inanan, davasını anlayan, davasını kendi hayatında fiilen yaşayan ve gücü nispetinde davasını başkalarına anlatan, itikat ve amel sahibi kimsedir. Pratik hayatı, inandığı ve savunduğu dava ile çelişen ve çatışan bir kimse, dava adamı olamaz. Cumamız mübarek olsun. Allah yar ve yardımcımız olsun.
  • Kelebek etkisiKelebek etkisi5 ay önce
    Düşünün ve israf ettiğiniz bir TL'yi ihtiyaç sahiplerine ulaştıralim. Bu bir yardımlaşma etkisi hareketidir.
  • Oku mayınOku mayın5 ay önce
    Kur'an'ın adaletini beğenmeyip kafirin hazırladığı kanundan adalet bekleyene işte Kur'an'dan cevap Nur suresi.. 050]Acaba kalplerinde hastalık mı var? Yoksa Peygamber'in gerçekten peygamber olup olmadığı hususunda kuşkulu mudurlar? Yoksa Allah'ın ve Peygamber'in kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar. Hayr, aslında onlar zalimdirler.[051]Aralarındaki davalarda Allah'ın ve Peygamberin vereceği hükme uymaya çağırılan mü'minlerin söyleyebilecekleri tek söz «Duyduk ve uyduk» sözüdür. İşte mutlu sona erenler onlardır.
  • Süleyman Sırrı DinçerSüleyman Sırrı Dinçer5 ay önce
    Kaleminize..sağlık..Hocam..Selamlar..hürmetler..

Günün Özeti