• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Süleyman Önsay
Süleyman Önsay
TÜM YAZILARI
30 Kasım 2018

İmanın en son ve en zayıf halkası buğz!

“Sizden kim bir münkeri görürse onu eliyle düzeltsin, gücü yetmezse dili ile yine gücü yetmezse kalbi ile düzeltsin; bu da imanı en zayıf olandır” (Müslim, İman: 20) hadisi şerifini hatırlatmış ve sözlerimizi şöyle noktalamıştık:

Görülüyor ki münker yani ilâhî irade, rıza ve düzenlemeye ters düşen hususlar karşısında buğz etmek; Peygamber Efendimizce mümin olmanın en son ve en zayıf noktası olarak değerlendirildi. 

Peki imanın olmazsa olmazı olan buğz etmek ne anlama geliyor? Hangi ölçüler ve ilkeler içinde yerine getiriliyor? 

Şimdi bunları birlikte ehlinden öğrenelim. Bakınız bu sorular şöyle cevap buluyor: 

Buğz kelimesinin manası ‘kin, düşmanlık ve nefret’tir. Allah’ın emirlerine aykırı hareket edenlere karşı hoşgörülü davranmak buğz etmenin tersidir. 

Bunlara karşı, en azından kalben nefret ederek tavır almak gerekir..

Açıkça işlenen bir günah, bir ayıp görüldüğünde dil ve kalp ile bunu düzeltmeye çalışmak, şartlarına riayet etmek kaydıyla bütün müslümanların vazifesidir. 

El ile (zor kullanarak, müeyyide uygulayarak) denetim ise devletin vazifesidir ve İhtisab kurumunun görevlilerince yerine getirilir. 

Bir düzeltme faaliyeti yapmanın ilk şartı ayıp veya günah olduğu kesin ve ittifaklı bir fiilin açıkta işlenmesidir. Kişilerin kendi özel mekanlarında gizli olarak işledikleri ayıp ve günah fiiller, kamu için zararlı ve tehlikeli olmadıkça araştırılamaz ve bunlara müdahale edilemez. 

Hakkında farklı fetvalar bulunan konularda da herkes kendi aldığı fetvaya veya ilmen ulaştığı sonuca göre hareket eder; farklı görüşte olanlar karşı tarafa baskı yapamaz, kendileri gibi düşünmesi ve yapmasını isteyemezler.

Dinî denetim ve ıslahın ikinci önemli şartı da, uygulanacak ıslah yolunun amaca ulaştırma ihtimalinin bulunması, aksi tesir yapması ihtimalinin de zayıf olmasıdır. Kaş yapacağım diye göz çıkarmak caiz değildir. 

Kalben buğz etmek, ayıp ve günah olan fiilden ve bunu yapandan nefret etmek, onlara sıcak davranmamak, tavır alarak ıslah yoluna gitmektir. 

Bu terk edilirse, kötü fiil benimsenmiş veya beğenilmiş olur ki, bu caiz değildir. (http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat2/0247.htm)
Toplumda Allah’ın irade, rıza ve nizamına ters düşen tüm çirkinliklerin önlenmesi ve önceki kavimlerin konumuna düşülmemesi için dinimiz İslâm; “Emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-münker” yani “dinin yapılmasını istediği davranışları tebliğ ve teşvik; yapılmamasını hükmettiği eylemlerden de sakındırma”ya büyük önem vermiştir. O kadar ki “.. dinî vecibelerin yerine getirilmesinin kontrol ve teminini, emir ve yasaklara nezaret vazifesinin ifâsını bütün müslümanlardan istemiş, bu vazife yeter sayıdaki insanlar tarafından yapılırsa geri kalanların mes’uliyetten kurtulacaklarını ifâde etmiştir. 

İşte bu sebeple İslâm müesseseleri arasında bir de [dîni denetim makanizması olarak] ‘ihtisâb müesesesi’ vücud bulmuş.. Hz. Ömer’den beri ümmeti temsil eden devlet başkanları yeteri kadar muhtesib [yani denetim ve ıslah görevlisi] tayin edegelmişlerdir. Gerek devlet memuru olarak ve gerekse Allah rızası için ihtisâb [denetim ve ıslah] işini yapan..” gönüllüler olarak. (Prof. Dr. Hayreddin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, İst. Mayıs 1988, c.2, s. 695-697) kişilerde bazı özellikler aranır.

İhtisâb [denetim ve ıslah] işini yapanlarda aranan şartlar şunlardır:

a)Mükellef olmak: Mükellefiyet çağına gelmemiş bir çocuğun emir ve yasaklara nezaret etmesi [yani denetim ve ıslah yapması], gerekli ikazda bulunması câiz olmakla beraber bu ona vazife değildir. Bilfiil menetmek ve meşru olmayan şeyi ortadan kaldırmak ise ancak memur olan ve devlet otoritesini temsil eden memurun yapabileceği iştir. Ve bunun mükellef olması şarttır.

b) Müslüman olmak. 

c) İyi ahlâk (adâlet) sahibi olmak: Bazı kimseler.. başkalarını kontrol ve ikaz ettiği halde, kendileri dinî vecibeleri yerine getirmeyen kimseleri kınayan nasslara bakarak, söylediğini yapmayan ve iyi ahlâk sahibi olmayanların ihtisâbı [denetim ve ıslah görevini] ifâ edemeyeceklerini ileri sürmüşlerdir. Gazzâlî, peygamberler dışında hiç kimsenin küçük ve büyük gühahlardan ve kusurlardan uzak olamayacağını, bir kimsenin günah ve kusurunun doğru bildiğini söylemesine, başkalarını günah işlemekten menetmesine mânî teşkil etmeyeceğini öne sürerek -mutlak mânâda- adâlet şartını kabul etmemiştir. (el-Gazzâlî, İhyâu-ulûmi’d-din, c.II, S.308,309)

d) Resmî selâhiyet: Bu şartı kabul edenlere göre halktan herhangi bir fert ihtisâb [denetim ve ıslah] yapamaz, muhtesibin [yani denetim ve ıslah görevini yapacak kişinin] devlet başkanı veya vali tarafından tayini gerekir. 

Gazzâlî, bütün müslümanlara hitab eden ve onları mükellef kılan nassları gözönüne alarak bu şartı da reddetmiştir. 

e) Güç Sahibi Olmak: Âciz olan, ikaz ve önleme vazifesini yapmağa kalkışınca maddî veya mânevî, önemli bir zarara uğrayacağını bilen kimselerin, gayrimeşrû fiil ve davranışları gönülden tasvib etmemekle yetinecekleri..” (a.e.) kabul edilmiştir.  

Sözlerimizi Kâinatın Efendisinin ikazlarıyla noktalayalım:

“Sizden kim bir münkeri görürse onu eliyle düzeltsin, gücü yetmezse dili ile, yine gücü yemezse kalbi ile düzeltsin; bu da imanı en zayıf olandır” (Müslim, İman: 20)

 

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23