--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Hicrî takvimin kullanılması neyi değiştirir ki?

Süleyman Önsay
Süleyman Önsay

Hicri Takvimin 26 Aralık 1925 tarihinde yürürlükten kaldırılması ile Miladi Takvime geçildi. Peki bu değişiklik ne demek oluyordu?  

Öncelikle Hicri yıl ne anlama geliyordu? Bunu anlayabilmemiz için Hicri takvim ile ilgili şu bilgileri hatırlamamızda fayda var:

“Hicretin 16. senesinde Hz. Ömer’e (r.a.), üzerinde tarih olarak bir tek Şaban kelimesi yazılı olan bir senet takdim edildi. Hz. Ömer (r.a.), evvelki senenin mi yoksa o senenin mi Şaban ayının kastedildiğini nasıl bileceğini sordu. Bunun üzerine bütün meşhur Sahâbîlerin hazır bulunduğu istişare meclisini topladı ve bir tarih başlangıcı tespit etme meselesi müzakere edildi.” (Şiblî Numanî, Bütün Yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, c. II, s.200)

Söz konusu toplantıda tarih başlangıcı olarak, Hz. Ali’nin (r.a.) önerisiyle “Hicret” kabul edildi. Hicretin Rebiülevvel ayında gerçekleşmiş olmasına rağmen, Kamerî ayların ilki Muharrem ayı olduğu için, yılın ilk günü de 1 Muharrem olarak belirlendi. Böylece “Hicrî Takvim” kullanılmaya başlanmış oldu. 

 Ne zaman ki “i’lâyı Kelimetullah” aşkıyla dünyaya hükmetme, insanlığı hak ve adalet üzere yönlendirme bilinci eksenden alındı ve buna bağlı olarak da îlâhî sistem, bilim ve teknoloji nimetleriyle ülke yönetim ve toplumları üzerinde söz sahibi olma yeti ve yetkisi yitirildi. Böylece tarih yapma ve yazma rolü de el değiştirmiş oldu. Haliyle, olayların takvimini belirleme de yeni güç sahiplerinin tercihlerine bırakılmış oldu. Hicri takvim de 26 Aralık 1925 tarihinde yürürlükten kaldırılmış oldu. 

Tabi ki burada öncelikle sorgulanması gereken asıl husus, hicrî takvimden miladî takvime niye geçildiği değil; öncelikle müslümanların rolünün niçin el değiştirdiği, adalet, bilim ve teknoloji öncülüğünü niçin kaybettiği, kıtalar üzerindeki birlik ve hakimiyetini niçin yitirdiğidir. 

Bu noktada ivedilikle değişim adına hedeflenmesi gereken de, müslümanların tevhidî inançtan uzaklaşmasının, bilinç ve bilgisizliğin, duyarsızlık ve tembelliğin, keyfilik ve bölük pörçüklüğün ortadan kaldırılması olmalıdır. Aslında “...hicrî yılbaşı da milâdî yılbaşı da birbirlerine dinî yönden üstünlükleri bulunmayan ve zaman ölçmede esas alınan iki ayrı başlangıç noktasıdır.” (Komisyon, İlmihal, İSAM, c. II, s.48)

Üstünlük ise zamana hükmetmekte, mekana mührünü vurabilmekte ve tarihin akışını yönlendirebilmektedir. “Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!” bilincine ulaşabilmektedir. Aksi takdirde tarihinin hiçbir döneminde tatmadığı bir zillete dûçar olan İslam dünyasının uğradığı katliamları ve soykırımları, maruz kaldığı işkence ve zulümleri, katlanmak zorunda bırakıldığı işgalleri ve haysiyetsizlikleri, her sahada sergilediği geriliği ve acizliği tarihin sayfalarına kayıt düşerken hicrî takvimin kullanılması neyi değiştirir ki? Bu hal; HİCRET’e ne denli saygı ve onun ruh ve şuuruna da ne derece uygunluk olur ki?  

İnsan için esas önemli olan ve değişmeyen gerçek; takvimlerin neyi ve neye göre gösterdiği değil, ömürlerin nasıl geçtiği ve neleri neye göre ortaya koyduğu ve kişiyi nereye doğru yönlendirdiğidir. Allah’ın bir lütfu olarak bizlere sunulan hayatın yıllarını, aylarını ve günlerini hatta anlarını bile gereği gibi değerlendirilip değerlendirilemediğidir. 

Genellikle zaman denilince vakit sözcüğünden hemen sonra nakit kelimesi dilimizin ucuna geliverir. “Vakit nakittir, efendim” denilerek zamanın önem ve değeri vurgulanmaya çalışılır. Vaktin kıymetini parayla ölçmeye kalkanlar şu veciz ifadelerin ortaya koyduğu gerçeği herhalde hiç düşünmemiş olsalar gerektir:

“Vakit nakittir, ama yüz dirhem altınla bir karışlık zaman satın alamazsınız” (Shakesepare.Bk.Tayyip Karakaya, Güzel Sözler Antolojisi, s.313)

“Hiç kimse, geçmişini satın alacak kadar zengin değildir” (Oscar Wilde. Bk. Ali Ünlü,V ecizeler- Öğütler-Parolalar, s.481)

Aslında vakit kâinatta ki tüm nakdî ve aynî değerleri aşan bir kıymettir. Hatta kendi dışında ki tüm nimetlere varlık ve önem kazandıran bir değerdir. Dünyada vaktini tamamlayanın artık nesi kalmıştır ki!.. 

“Vakit, hayattır” diyen şehid Hasan el-Bennâ (rh.a.) bu hususta en güzel, en özlü tanımı yapmıştır. Şu îkaz da bu gerçeğin bir başka şekilde vurgulanmasıdır: “Hayatınızı seviyorsanız, zamanınızı boşa geçirmeyiniz. Çünkü zaman hayatın tâ kendisidir” (Benjamin Franklin, Bk. Ali Ünlü, a.g.e)

İslâm Dünyasının bugünkü duruma düşmesinde ki en büyük etkenlerden birinin de zamanla olan ilişkiyi ayarlama melekesini kaybetmesi olarak değerlendiren bir düşünce adamımız bu hususta şunların altını çizerek bizleri uyarır:

“Zamanın fethi, uzayın fethinden önemli ve aslında o fethin de sebebidir...

Ancak, zamanı kullanmasını bilenlerdir ki, medeniyetler kurmuşlar ve arkalarında onları unutturmayacak eserler bırakmışlardır. Zamanın nabzını elinden kaçıranlar ya da zamanı bir sel, bir çığ haline getirip sürüklenenler ise, zamanla olan yarışı yitirmişler ve zamanın gözünde arkeolojik malzeme olmuşlardır.” (Sezai Karakoç, günlük yazılar IV gün saati, İst. 1986, s. 17)

Zamanı kullanma melekesini yitirerek bugün dinini, kültürünü, medeniyetini, hayat tarzını arkeolojik ve folklorik değerlere indirgeyen; kendilerini de ikinci sınıf dünya insanı seviyesine düşüren sözde Müslümanların; zaman bağlamında yaptıkları bir tek şey vardır: O da zamana sövmektir!

“Hepimiz biliriz ki, özellikle insanların başına gelen kötü olayları feleğe izafe etmek oldukça yaygın bir inançtır. Bu inanç birçok deyimde de ifadesini bulmuştur. Nitekim ‘feleğin çemberinden geçmek’, ‘kahpe felek’, ‘feleğin sillesini yemek’ vb. ifadeleri hemen hepimiz bilir ve kullanırız...İşte Hz. Peygamber’in ‘zamana sövmeyiniz’ sözüyle işaret ettiği husus da budur, yani feleğe sövmektir...İslâm’a göre başımıza gelen her türlü olay, iyi olsun, kötü olsun, Allah’ın yaratması sonucudur...felek, yani zaman denen şey de Allah tarafından yaratılmıştır ve Allah’ın iradesine boyun eğmek durumundadır.Bu durumda, bir kişi başa gelen kötülükler ve musıbetler karşısında feleğe ‘kahpe felek’ diyerek sövmekle, aslında felek dediğimiz zamana değil, zamanı yaratan Allah’a sövmüş olmaktadır.” (M. Hayri Kırbaşoğlu, Sünnet’ten Çağa Elli İki Mesaj, İlâhiyât, Ankara 2005, s.36)

Mümine düşen zamana sövmek değil; zamana hakim olmak, onun her parçasını “Hayata yeniden başlasaydım, saniyelerin nabzını tutardım” (Dostoyevski, Bk. Ali Ünlü, a.g.e., s. 48) diyen ünlü yazar gibi değerlendirebilmektir. Kaldı ki bu kişisel bir tercih meselesi değildir. Bu, Yüce Kur’an’ın ilâhi bir emridir. Allah (c.c.) şöyle buyurdu:

“O halde işini bitirince hemen kalk.” (İnşirâh, 94/7)

Yani, “Önemli işlerden birini tamamlayınca ardından başka bir işe yönel ki böylece bütün vakitlerini önemli işlerle değerlendirmiş olasın.” (Prof. Dr. Hayreddin Karaman ve Diğerleri, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, DİBY, c.5, s.585)

Süleyman Önsay Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle