Gerçekte işitmeyenler gibi olmayın!

05 Nisan 2019 Cuma

Başlığımız, Yüce Kitabımızın Enfal suresinin 20 ve 21. ayetlerinden bir bölümdür. Söz konusu ikazında Rabbimiz mealen şöyle buyurdu:

“Ey iman edenler, Allah’a ve Resulüne itaat edin. Siz de işitiyorken, ondan yüz çevirmeyin.”  

“Ve: ‘Biz işittik’ dedikleri halde, gerçekte işitmeyenler gibi olmayın.”

Gerçekte işitmedikleri halde “Biz işittik” diyenler; İslam’a ve onun ilke ve uygulamalarına kalben inanmamış oldukları halde sözde inandıklarını iddia edenler ve sıra emir ve yasakları uygulamaya gelince de yan çizenler yani münafıklardır. Onlar imanları, kuru bir iddiadan öteye geçemeyenlerdir. Onlar; ağızlarından “biz de müslümanız” sözü dökülse de asla kalplerinde bunun aslı bulunmayan bir yapının sahipleridir. Kaldı ki onların ilâhî emirleri yerine getirmemeleri, rabbanî yasaklardan korunmamaları, gönüllerince diledikleri gibi hayat sürmeleri ve Allah’tan ve O’nun rızasından yüz çevirmeleri aslında onların özlerine uygun olanıdır. Bu tutumları onların mayalarının yani küfürlerinin gereği olan bir davranış biçimidir.

Ama gerçekten iman edenlere gelince işte onlar “şeksiz, şüphesiz, kayıtsız şartsız inandık, iman ettik” dedikleri ilâhî hükümleri, emir ve yasakları, rabbani ölçü ve sınırları onlar gibi yok sayamazlar. İlâhî mesajları sanki hiç işitmemişler gibi davranamazlar. Kalben doğruladıkları dinî ilke ve uygulamaları bir an bile olsa zihin ve gönül âlemlerinden dışlayamazlar. Allah’ın gazap ettiğini bildirdiği hal ve hareketleri nimet gibi telakki edip iftihar ve şükür vesilesi olarak göremezler. Mevla’nın lanetlediği davranış ve tutumları doğal ve sakıncasız kabul ederek baş tacı yapamazlar.   

Çünkü onların iman ettik demeleri; sadece kuru bir iddiadan ibaret olan münafıkların inandık demeleri gibi değildir. Onlar, hür vicdanlarıyla Kelime-i Şahadeti gönülden doğrulayan ve dilleriyle ilan edenlerdir. İşte bunlar; “Gerçekte Allah’ı yegâne Tanrı tanıyan, Hz. Muhammed’i O’nun peygamberi olarak kabullenen ..diğer iman esaslarını ve Peygamberimizin getirdiği dini de toptan kabullenmiş..” (Komisyon, İlmihal, İSAM, c.1, s. 70 ) kutlu ve mutlu kimselerdir.  

İşte bu şekildeki bir kabulleniş; müminlerin akıllarındaki düşüncelerinde, gönüllerindeki duygularında, dış dünyalarındaki davranışlarında elbette kendini gösterecektir. 

Bu kabulleniş; onların hayatında günde kılınan beş vakit namaz olacaktır. 

Bu kabulleniş; onların alış-verişlerinde doğruluk, aza kanaat, kendisi için hedeflediğini aynen karşısındaki için de arzulama olarak görülecektir. 

Bu kabulleniş; onların ilişkilerinde nezaket, merhamet, fedakârlık olacaktır. Bu kabulleniş; onlar için içkisiz, kumarsız, rüşvetsiz, faizsiz, hilesiz-hurdasız, hortumsuz yaşanılan bir hayat olarak yansıyacaktır.  

Bu kabullenişi yani inancını, Yüce Yaratıcıya verdiği iman andını; yaşama çeviremeyenler her ne kadar imanlarından şüphe duymasalar da münafıklara benzemekten ve bu ayetlerin muhatabı olmaktan asla kurtulamayacaklardır. 

Bunu için yüce Rabbimiz mü’minlere şu çağrıyı yapmıştır:

“Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resulüne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” (Diyanet Vakfı Meâli)

“İnsanlara hayat verecek şey Allah ve Resulünün emir ve yasaklarıdır. Şüphesiz ki O’nun her emrinde bir hikmet ve hayat vardır. Onun için O’ndan gelen her emri kabullenmek ve yerine getirmek gerekir.” (Enfal 8/24) 

Peki, Allah ve Resulü’nün çağrısına cevap vermek, ne anlama geliyor?

“Allah ve Resulü’nün çağrısına cevap verme ve gereğini yerine getirme vazifesini daha geniş ve genel bir çerçeve içinde anlamak gerekir. Buna göre Hz. Peygamber zamanında onun çağrısına uymak, yanında yer almak, emirlerini yerine getirmek nasıl çağrıya uymaksa, ondan sonra gelenlerin Kur’an ve Sünnet’in buyruklarına uyması, buna uygun bir hayat sürmesi de onların çağrısına uymaktır.” (Prof. Dr. Hayreddin Karaman ve diğerleri, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, DİBY, C.2, s. 535,536)

Cenab-ı Hakk “Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resulüne uyun” buyurdu. Mesajda işaret buyrulan “Hayat verme, ihya etme” ne anlam geliyor?:

Kur’an Yolu tefsirinde bu soru şöyle cevabını buluyor:

“Burada “hayat vermeyi, ihya etmeyi” en geniş manasıyla almak gerekir. Dinin emirleri sağlıklı yaşamanın kurallarını ihtiva ettiğinden, insan fıtratına uygun olduğundan, biyolojik mânada hayat vermektedir. 

İnsanın ruh ve beden sağlığını tehdit eden stres, yalnızlaşma, ümitsizlik ve çeşitli korkuların önemli sebeplerinden birisi insanın madde dünyasında tutuklu kalıp, iman ve maneviyâtın huzur ve rahatlık bahşeden geniş ufkundan mahrum olmasıdır. Allah ile beraber olma ve O’nun eşi bulunmaz koruması altında bulunma şuurunun insana verdiği güç onu, psikolojik olarak canlı tutmakta, ihya etmektedir. 

Dünyayı bir imtihan yeri olarak gören, burada insanların bazı ödevlerinin bulunduğuna inanan, bu ödevlerin yerine getirilmesi halinde kişinin iki cihanda mutlu olacağına iman eden bir kimseye göre dinin emirleri, hayatın amacını gerçekleştirme çabasında ona rehberlik ederek insanı ihya etmekte, hayatın boşa gitmemesini sağlamaktadır.” ((Prof. Dr. Hayreddin Karaman ve diğerleri, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, DİBY, C.2, s. 535,536)

“Esasen bu çağrıya uymak yalnızca müminlerin değil, bütün insanların faydasınadır ve insanlığın meselesidir. Çünkü Allah ve Resulü’nün insanlara öğrettikleri ve hayata geçirilmesini istedikten bilgi, inanç ve uygulamalar insanlara hayat verecek mahiyette ve niteliktedir.” (Prof. Dr. Hayreddin Karaman ve diğerleri, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, DİBY, C.2, s. 535,536)

Zira İslam’ın “talebi, zulmün ve baskının yer almadığı, hukuk ve adaletin hâkim olduğu bir dünya düzenidir. Bu mânada Allah ve Resulü’nün çağrısı, bütün dünya insanları için ‘barış içinde yaşama’ çağrısıdır.” (Prof. Dr. Hayreddin Karaman ve diğerleri, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, DİBY, C.2, s. 535,536)

Unutmayalım ki Mümin, bu çağrıya her an, her yer ve her konumda olumlu cevap vereceğini hür vicdanıyla Allah’a taahhüt edendir.

Bir tablo ve mesajıyla hutbemizi noktalayalım: 

“Sahabeden Ebû Saîd el-Muallâ anlatıyor: 

Mescidde namaz kılıyordum. Resulullah beni çağırdı, ona cevap vermedim, namazımı bitirince yanına gittim ve ‘Yâ Resûlallah, namaz kılıyordum’ dedim. ‘Allah ve Resulü’nün çağrısına kulak (cevap) verin buyruğunu işitmedin mi?’ dedi, sonra elimden tuttu ve bana Fatiha sûresini öğretti...(Buhârî, “Tefsir”, 1/1)”(Prof. Dr. Hayreddin Karaman ve diğerleri, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, DİBY, C.2, s. 535,536)

Namaz mazeretiyle çağrıya cevap vermeyenlere bile böyle hitap buyurulursa ya nefsine veya diğer nefislere, dünyaya veya dünyalıklara esir olarak ilahi emir ve yasakları kulak ardı edenlere yarın nasıl hitap edilir? 

 

Günün Özeti

YORUM YAZ

  • Ahmet ÖzAhmet Öz2 ay önce
    Süleyman Bey;Cumanız mübarek olsun.Çok güzel bir yazı,çok güzel bir cuma hutbesi yazmışsınız.İlahi emirleri bildikleri halde,İlahi emirleri gereği gibi nefislerinde yaşayamayan siyaset erbabının vaaz u nasihatli siyaset söylemlerini hatırlattınız bana.Siyaset söylemlerine dahi konu olsa İlahi emirler,el Hak,doğrudur.Papağanın ağzından çıksa bile,kaset sesleriyle duyurulsa bile inanırız.Yaşanmadıktan sonra,sırtına kutsal kitapların yüklendiği karakaçan durumuna düşeriz.Doğruları dillendirmek'le doğruları yaşamak arasında bi karar olduk.Alnı secdeli bizler,iş ahlakından bi haber.Elin gavuru dediğimiz Avrupa,iş ahlakını bi hakkın yaşıyor ve yaşatıyorsa,bizim o gavurlardan alacağımız çok ders vardır.O devletlerin dövizlerine,yüksek teknoloji ürünlerine muhtaç olmuşuz.Oysa ki,sıkça dillendirdiğimiz ve siyasete malzeme yaptığımız İslam'ı yaşayabilmiş olsaydık,dövizleri ve yüksek teknolojik ürünlerine talip olduğumuz ülkeler,belki de bize muhtaç olacaktı.TL'miz yerlerde sürünmeyecek,teknolojik üstünlüğümüz yer küresini kaplayacaktı.Bir ziyaretçi gelse de ihsanda bulunsa da açıkan midelerimiz bayram etse,diye zikir halkasında hayaller kuran dervişin durumuna düştük.Hatalarımızda öylesine ısrarcı davrandık ki,farkına vardığımızda,kaza sonrası uyandırılan kazazedenin durumu gibi olduk.Yine de vakit geçmiş değil.Hatalardaki ısrardan vaz geçebilme faziletini gösterebiliriz.En başta dilimizdeki sivrilikleri törpülemeli,ayrıştırıcı dil yerine birleştirici dil kullanmalıyız.Yapmak istedikten sonra,yapabileceğimiz ve başaracağımız çok şey var.İslam İslam deme yerine,o İslam'ı yaşamayı,yaşatmayı bir deneyebilsek,çok güzel olacak.Saygılarımla.
  • Ali Ali 2 ay önce
    64. (Onlara: “Haydi!) Çağırın (Allah’la) ortak (hale getirip bağlandığınız liderlerinizi, putlarınızı, putlaştırıp ilâh gibi bağlanıp tabulaştırdık)larınızı!” denilecek. Onları çağıracaklar fakat onlar kendilerine cevap vermeyecekler ve (karşılarında) azabı göreceklerdir. Keşke onlar (dünyada iken) doğru yola gelselerdi.Âyette görüldüğü gibi, suçlarını itiraf edenler yine de suçu kendilerinin peşinden gelenlere atmaktadırlar. Zaten nefislerine hoş gelmese onlar da o liderlere uymazlardı. Çünkü onlar Allah’ın emirlerini atıp yasaklarını yapan kimselerdi.1Kasas Sûresi / 64.Ayet
  • AliAli2 ay önce
    63. Üzerlerine (azap) söz(ü) hak olanlar (şeytanlar, kötü ve fesatçı kimseler, küfre, şirke ve tâğûta çağıranlar; o gün insan ve cin şeytanları): “Ey Rabbimiz! İşte bunlar (kendilerine hoş gelen bir bahane ile) bizim azdırdığımız kimselerdir. Kendimiz azdığımız gibi, onları da azdırdık. Artık (onlardan) uzaklaştığımızı sana arz ederiz. Zaten onlar, bize tapmıyorlar (aslında kendi arzu ve heveslerine tapıyorlar)dı.” derler.Kasas Sûresi / 63.Ayet

Günün Özeti