Firavun ve Firavunluk
Allah’ın lütfettiği iktidar olma nimetini “Rablık” iddiasına dönüştürenlerden biri de Firavun’dur. Ki; “Bunun üzerine Allah onu hem ahiret ve hem de dünya cezasıyla cezalandırdı.” (Naziat, 25) O’na verilen bu ceza ayet-i celilede “Nekal” olarak vasıflandırılmaktadır. Bu ne anlama geliyor denirse şu satırlar bunu açıklamaktadır:
“Öyle bir ceza ki, diğerlerinin ibret alacağı bir ceza. İşte Firavun’un cezası kıyamete kadar gelecek olan insanlara bir ibret oluyor.
Her kâfir dünyada insanların gözü önünde cezalandırılmamışdır. Firavun gibi, Âd, Semud kavmi gibi, bazıları cezalandırılmışlardır.
Neden bazılarına dünyada cezaları verilmiştir? Bunlar tarihin direklerine çekilmiş, ibret olsun diye asılmış insanlardır. Aynı elektrik direklerindeki kuru kafalar gibi. İşte buna ‘Nekal’ denir.” (Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri)
Firavun ve firavunluğu anlama konusunda şu tesbit ve yorumlar çok önemli derinlikler ihtiva etmektedir:
“Kur’an-ı Kerim’in, Firavunun üzerinde uzun uzun duruşu, sadece tarihî bir gerçeği belirtmek için değildir. Firavun, zulmün heykelleşmiş sembolüdür. Hem, bir insanın kendini tanrılaştırması, hem Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirmeyerek hakikata, hem de halka zulmetmesi yönünden, zulüm tarihinde nereden bakılırsa bakılsın en yüksek zirve Firavundur.
Batı düşüncesi tiranlığı kınarken bir yönlü bir tesbit çizgisi üzerindedir. Batı ahlâkı, tiranın sadece halka olan zulmünü görmektedir. Bir tirandan halk memnun olsa Batı siyaset anlayışı tiranın ilâhî kaynağa karşı işlediği cinayetleri görmeyecektir…
Batı eksik bir adalet ve eksik bir zulüm anlayışı yüzünden asla ideal bir yönetim, bir düzen kuramayacaktır. Çünkü: Adaletin bütünlenmesi sadece halkın razı oluşuyla olmaz, Hakk’ın razı oluşuyla olur. Batı, meselenin bu ikinci cephesini hemen hemen hiç işlememiştir. Bu yüzden batı yönetimi sürekli ihtilâl ve teröre, komünizm yönetimine ulaşmıştır.
Komünizm, firavunluğun şahıslardan kavramlara ve kuruluşlara kadar yayılışıdır. Zihnin ve kalbin olduğu kadar ruhun da firavunlaşmasıdır.
Firavun, Allah’ı inkâr ederek ve yerine kendini koymaya çalışarak, ruhları köleleştirmek ister. Bunun için, yönetimlerinin yüzünü Allah’a çevirmeden ruhlarını kölelikten kurtaramayacaklarını insanlara Firavun örneğiyle anlatır Kur’an.
Kur’an vahiy ışığıyla firavun zulmünü dağıtır.
Hikmet gereği, Firavunun sarayında Hz. Musa yetişir ve Firavunu şahdamarından yakalar.
Vahyin adaleti, firavun zulmünü yok eder.
Firavun, zulmün anıt sembolüyse Hz. Musa’nın asası hakkın, adaletin ve vahyin anıt sembolüdür.
Firavun, dini dıştan çevrelemek ve boğmak isteyen zulümdür. İçten çevrelemek ve boğmak isteyen zulüm, yani iç firavun da Yezit.
Yezit, Firavun kumaşının astarıdır.
Firavun yıkılır, bu sefer yezitler çıkar, Hz. Musa döneminin yezidi de Samiri’dir.
Firavun o günün maddî ve manevî tekniğinin büyüsünü kullandı…
Firavunun yıkılış metodu da, büyüyü bozmak ve şuuru uyandırmaktır.
Bu model, her çağda tekrarlanır. Firavun gelir, büyüler. Sonra büyüyü bozan ve firavunun saltanatını yıkan gelir.
Kur’an’a dayanmadan firavun izini ve gölgesini insanlığın sırtından silmek ve uzaklaştırmak mümkün değil.
Firavun ehramı ebediymiş gibi gözükür. Fakat bu ehram, bu zulüm ehramı bir kere de yıkılmaya başladı mı artık bu yıkılışı kimse durduramaz.
Allah isterse, sular yükselir ve firavunun ehramı sular altında kalır.
Allah isterse, rüzgârlar eser ve zulüm ehramlarının taşları kurumuş güz yapraklan gibi uçuşur ve hiçliğin boşluğunda kayıp olur.
Allah isterse, firavun ehramının tepesine yıldırımlar iner ve şimşekler yağmur gibi yağar.
Allah isterse, ruhun firavuna köleliği gider, Allah’a kulluğu gelir. Ruhun ölümü dirilişe çevrilir.
Ashab-ı Şimalin yolu tıkanır, Ashab-ı Yeminin yolu açılır.
Firavun düzeni Harût ve Marût bilgisine, büyü bilgisine dayanır. Bu düzenin anahtar bir noktası, adeta bir şifresi, bir ipucu noktası, vardır. Bu nokta bir ele geçti mi, artık bu düzen çorap söküğü gibi çözülmeye başlar. O noktayı bulmak güçlerin en gücü, fakat o noktayı bulduktan sonra da bu düzenin çözülüşü kolayların en kolayı olur.” (Sezai Karakoç, Sütun II, s. 759-760, İst. 1975)
Sözlemizi Naziat suresinin 26. ayet-i celilesinin anlam ve açıklamasıyla noktalayalım: “Şüphesiz bunda, korkan için ibret vardır.” (Naziat, 26)
Mevlana burada şöyle bîr hikaye anlatmıştır.
“Aslan, kurt ve tilki arkadaş olup ava çıkmışlar. Derken bir yaban öküzü, bir geyik, bir de tavşan avlamışlar.
Aslan kurda demiş ki; “Haydi bunları taksim et.”
Kurt demiş ki; “Efendim, şu yaban öküzü sizin olsun, şu geyik benim olsun, şu tavşan da tilki kardeşimin.”
Aslan pençesini bir attı kurdun derisini yüzdü çıkardı.
Tilkiye dönüp dedi ki; “Taksimi sen yap.”
Tilki dedi ki; “Efendim şu geyiği sabah kahvaltısı yapsanız, yaban öküzünü öğlen yemeğinde yeseniz, akşam yatarken de şu tavşanı çerez yerine yeseniz.”
Aslan tilkiye; “Sen bu aklı nereden aldın” deyince tilki; “Efendim kurdun başına gelenler bana ibret oldu” demiş.
Mevlana diyor ki;
Mülk Allah’ın, toprak Allah’ın, toprağa basan ayakları yaratan Allah (cc),
Allah’ı inkar eden aklı ve dili de Allah yarattı.
İnsanoğlu çıkıyor, bu Allah’ın mülkünde, Allah’ın adaletini değil kendi adaletini uygulamaya kalkıyor, böyle yapınca hem bu dünyada kendisine zarar veriyor, hem de ahirette zarar veriyor. (Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri)


