FerdÎ bayramlarımızı unutmayalım!
Muhammed ümmetine bahşedilen iki bayramdan biri olan fıtır bayramı geride kaldı. Ümmet olarak halimizde pek değişen bir şey yok. Yine buruk bayramlar yaşamayı sürdürüyoruz. Diriliş er ve erenlerinden Sezai Karakoç beyin yıllar önce aynen altını çizdiği gibi:
“Bayram, iki yüzyıldır İslâm dünyası için, içi acılıklarla dolu bir yemiş gibi sunulmakta kader tarafından bize.
Ne kadar çelişkili bir psikoloji yaşıyoruz bayramlarda!
Gereğince üzülemiyoruz, ne de olsa bayramdır diyoruz, gereğince sevinip neşelenemiyoruz, gözlerimizin önünde İslâm âleminin her tarafındaki trajik levhalar canlanıyor....
Evet İslâm âlemi, nerdeyse yüzyıllar oldu, hep kara bayramları yaşıyor. Ak bayramları unutmuş gibi.
“Bayramlarımız üzerine sabahın gümüşsü beyazlığı, ışığı saçılmıyor. Bayram aydınlıklarında bile yer yer karanlığın çizgileri var.”
Sunduğumuz cümleler bir makalenin bir bölümü. Rabbimiz Ak Bayramlar’a kavuşturacak iman ve istikamet bilincine ulaşanlardan eylesin, diyerek dikkatlerimizi farklı bayramlara çeviriyoruz: Ferdî bayramlar. Ümmet çapında değil ferden ferda idrak olunan bayramlar. Her şahsın kendi yaşantısında yine kendi irade ve gayretiyle gerçekleştireceği bayramlar. Enes b. Malik (r.a.)’den gelen rivayette;
“Müminin beş bayramı vardır” buyuruluyor ve ilki olarak da “Günah işlemeden geçirdiği her gün”ün o kişi için bayram olduğunun altı çiziliyor.
Evet müminin günah işlemeden geçirdiği her gün onun bayramıdır.
Günah: İlâhi emirlere aykırı davranış, ters amel, uygunsuz fiil anlamına geliyor.
“Allah yolunun divanesi” Necip Fazıl Kısakürek merhum ise “Günah”ın genel çerçevesini şöyle çiziyor:
“Şah damarından daha da yakın Allah;
GÜNAH mı dedin; ondan uzağa düşmek günah...”
Evet “Şah damarını da aşan yakınlığın” bilincinde geçirilen her gün müminin bayramı oluyor.
Gelin şu tabloyu birlikte izleyelim:
Bayram günü idi. Müslümanlardan biri Hazret-i Ali (r.a.)’yi ziyarete geldi. Hz. Ali bu sırada kurumuş ekmek kırıntılarıyla karnını doyurmaya çalışıyordu. Kişi O’nun bu haline hayret ederek;
“Ey İmâm. Bugün bayramdır, görüyorum siz kuru katıksız ekmekle karnınızı doyuruyorsunuz” dedi.
Hz. Ali (k.v.):
“Bugün, orucu makbul, hizmeti şükre lâyık, günahı bağışlanmış kişiler için cidden bayramdır. Bugün de yarın da bizim için yine bayramdır, Allah’a isyan etmediğimiz, günah işlemediğimiz her gün bizim için bayramdır...” diye cevap verdi.
Hatem-i Asam’a (rh.a.) sordular:
“Ne arzu edersin?” Dedi ki:
“Sabahtan akşama kadar afiyet isterim.” İtiraz ettiler:
“Senin her günkü halin afiyet değil mi ki?” Hazret cevap verdi:
“Benim gönlümün afiyeti Allah’u Teâlaya hiç asi olmadığım gündür.”
Bu mana Alvarlı Efe Hazretleri’nin dilinde şöyle duaya dönüşür:
“Mevla bizi affede gör ne güzel ıyd olur
Cürmü hatalar gider bayram o bayram olur”.
Beş bayramın birincisi müminin günah işlemeden geçirdiği her günü. Buna “Arınma Bayramı” dersek her halde yanlış olmaz. Rabbım arınanlardan eylesin..
“İman ile dünyadan göçme” mümin için ikinci şahsî bayramı olacaktır. Yani vuslat bayramı!
Tabii ki burada hemen şu soru karşımıza çıkıyor:
“Mümin olarak ölebilmek kolay bir iş midir?”
Bunun cevabını şu satırlarda buluyoruz:
“Ölüm için üç musibet vardır:
Birincisi: Can çekişmenin şiddetidir.
İkincisi: Ölüm meleğinin görülmesi ile kalbi istilâ eden korku ve haşyet titremesidir
Üçüncüsü: Cehennemden bir makam görülmesidir. Azrail (a.s.) bir şeyi hatırlatmadıkça hiçbir kimsenin ruhunu almaya izinli değildir ki hatırlatacağı şey ya cennetle ya da cehennemle müjdelenmektir.” (Eyüp Sabri Paşa, Riyaz’ul- Mukınîn, s.401)
Ölüm sarhoşluğu ile ilgili olarak şöyle buyuruldu:
“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (50/Kaf Sûresi, 19)
Kur’an-ı Kerim’de iki farklı ölüm tablosu sergilenmektedir.
Dosdoğru Yaşayan Müminlerin Ölümü:
“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerlerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler.” (41/Fussılet Sûresi, 30)
Diğeri ise kâfirlerin ölümü:
“Melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak ve ‘Tadın yakıcı cehennem azabını’ (diyerek) o kâfirlerin canlarını alırken onları bir görseydin!” ( 8/Enfâl, 50)
İnsanların bu kaçınılmaz olan ölüm gerçeğine bakışını İmam Gazâli (rh.a.) dört tür olarak nitelendirir:
1- Dünyaya dalıp hayatın gayesini dünyevî hedeflerden ibaret sanıp ölümü ve öleceğini unutan insanlar. Bunlar için ölüm istenmeyen ve korkulan bir sondur.
2- Kulluk yoluna yönelip ötesi için henüz gerekli hazırlığı yapamadıkları düşüncesiyle ölümün geç gelmesini isteyen kişiler.
3- Marifetullah ve muhabbetullah bilinci içinde her daim ölümü düşleyen ve Allah’a kavuşmayı can atan kimseler. Bunlar ölmekten değil dünyada kalıp ömür sürmekten müştekidirler.
4- Daha ileri bir çizgide olup, ölüm veya yaşama tercihini Rablerine havale eden Allah dostları.
“İmanla ölebilmek” hususunda şu rivayet çok çarpıcıdır:
“Şeyh Süfyan Hazretlerinin genç yaşında beli bükülür. Akranlarının hep dinç olmasına rağmen senin böyle zayıf kalmana, belinin erkenden bükülmesine sebep nedir? Süfyan Hz. cevaben:
-Benim gayet âlim bir üstadım vardı. Ben ondan ilim talim ederdim. Bu zatın ömrünün âhir demleri yaklaştı. Ben başucunda oturmakta idim. Gözlerini açtı, bana baktı ve:
-Ey Süfyan! Görüyor musun bana ne ediyorlar? Elli senedir halka ders gösteririm ve doğru yola gelmeleri için çalışırım. Şimdi bu vakit senin bana gerekmeyeceğini söylerler.
Bu zata halet-i nez’ı erişti. Ben kaç kere iman telkin ettiysem getirmedi. Dünyadan imansız gitti. Şimdi bu hallere şahit olan bir kimsenin beli bükülmez mi?” (Ariflerin Menkibeleri, İst. 1975,c.1, s.412)
Abd’ül-Hay Efendi merhum öyle der:
“Ölüm, dünya ile ahiret arasında bir köprüdür. Dünyaya gelen her mahluk, bu köprüden geçecektir.
Ne var ki, bu köprüden alnı açık, yüzü pâk, kalbi sâf, kesâfetten kurtulmuş olarak geçmek ve dâr-ı ahirete öyle intikal etmek lâzımdır.”
İntikalini bayram kılabilenlere ne mutlu!


