--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

EN BÜYÜK NİMET VE EYLEM TEVHÎDÎ İMANDIR!

Süleyman Önsay
Süleyman Önsay

Bir gün Efendimize şöyle soruldu:

“Amellerin hangisi daha üstündür?”

Cevap buyurdular ki;

“Allah ve Rasülüne imandır.”

Evet, iman, en büyük meziyet ve en üstün nimettir.

Şeyh Sadi Bostan’ında şöyle anlatır.

“Vaktiyle adamın biri, bir dervişin yanından geçiyordu. Adam dervişin yüzüne bakınca yahudi sandı ve ensesine bir yumruk indirdi. Derviş de gömleğini çıkarıp ona hediye etti. Adam utandı ve: “Elimden bir hatadır çıktı, hediyyeye ne lüzum var, beni affet!...” dedi. Derviş cevap verdi:

“Bunun şükranesi olarak baş aşağı dur deseler dururum. Çünkü senin zannettiğin gibi değilim!...”

Baş aşağı durarak halk arasındaki ifadesiyle söylersek sevinçten amuda kalkacak kadar değerli olan bir nimet, mümin olabilmek!

İman, akaid kitaplarında şöyle tanımlanır:

“İman; Allah indinden gelen şeyleri kalp ile tasdik ve dil ile ikrardır.” (Akaid, Nesefi metni)

Şahadet kelimesini bilerek söyleyen, iman dairesine girer ki bu şekilde Peygamberimizin haber verdiği şeylerin hepsine birden kısaca inanmaya İCMALİ İMAN denir. 

Bütün iman esaslarını, dinin hükümlerini, tek tek bütün ayrıntılarıyla öğrenip tasdik etmeye TAFSİLİ, yani geniş, derinlemesine iman adı verilir.

Kişiyi mü’min yapan bu tasdik, amellerin ruhudur. Şehadet olmayınca İslam’da tamamen yoktur. 

Şehadetin İslamın bütünüyle ilişkisi, ruhun cesetle ilişkisi gibidir. Cesedin her zerresi ancak ruhla canlı olabileceği gibi “Lailahe İllallah Muhammed’ür-Rasülullah” da İslamın her cüz’ünün hayatıdır. İnsanın İslam’da yaptığı her hareket bu kaynaktan beslenmiyorsa ölüdür. O hareketin Allah’ın terazisinde hiç bir ağırlığı yoktur. Allah bu tür ameller için, kafirlerin amelleri için  “Hem biz, onlar (hayır diye dünya da)ne amel işledilerse onu kastedip saçılmış zerre haline getirmişizdir. (Artık hiçbir kıymeti kalmamıştır.)”  (Furkan:23)

Sadece ibadetlerin değerlendirilmesi mi şehadete bağlı?

Hayır! Aslında ibadetlerin, taatların, insanda bulunması gereken bütün faziletlerin, değerlerin meydana gelmesi de buna bağlıdır ki; Rabbimiz bu sebeple şehadet kelimesini bir ağaca benzetiyor. “Bil ki, Allah’tan başka ilah yoktur.” sözünü gerçekleştirdiğimizde ve kalbimiz bu söz üzere karar kıldığında bunun eseri olarak meydana hoş meyveler çıkacaktır.“Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi: Güzel bir sözü (Kelime-i Şehadeti), kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti).

(O ağaç), Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir.” -İbrahim, 14/ 24-25-

Nasıl bir ağaç?

“O ağaç Rabbinin izniyle her Allah diledikçe yemişini verir.”

Evet, Tevhid bir ağaçtır, diyor Rabbimiz.

Bu ağacın kökleri; kalpte yerleşen tasdiktir. 

Dalları dil ile ikrardır.

Meyvesi ise amellerdir. 

Tabi ki her şeyden önce sadece Allah’a kulluk akdidir. Ve sadece Hz.Muhammed (s.a.v)’i örnek ve önder tanımak tercihidir. 

Sonra da namazdır, oruçtur, zekattır, hacdır, cihaddır, doğruluktur, merhamettir, şefkattir, hayadır, iffettir, tek kelimeyle Kur’an ahlakıyla donanmaktır.

Eğer davranış ve hareketlerimizde, söz ve fiillerimizde, tavır ve muamele erimizde, hayat ve yaşantımızda; bunları gösteremiyorsak ve göremiyorsak o zaman bu meyvelerin yetiştiği, devşirildiği tevhid ağacında mutlaka bir hastalık var, demektir.

Ne güzel söylemiş Mehmet Akif ERSOY:

 “Hastalanmışsa ağaç, gösteriniz bir bilene,

Bir de en çok köke baksın, o bakan kimse yine.” Evet, böyle diyor merhum Akif.

“Şehadet, iman; amellerin ruhudur” dedik. Peki ya ameller? 

Onlar da imanın nişanesidir. Mü’min olmanın gereğidir. Mü’min kalmanın teminatıdır. Şayet bir insan inanmışsa, evet hakikaten mü’min ise Allah’ın ondan isteği ve emri şudur:  

“Eğer gerçekten inanıyor iseniz Allah’a ve Rasülüne itaat ediniz.” (Enfal,1)

Ki bu şeref ve saadete erenler için Enfal suresinin 2-4. ayetlerinde şöyle buyurulmuştur:  

“Ancak mü’minler, Allah anıldığında kalpleri titreyen, ürperen kimselerdir. Ve kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanları kuvvetlenenlerdir. İşte bunlar gerçek mü’minlerdir.”

Evet, bu ayetleri zikrettikten sonra gözlerimizi merhum S.Kutub’un “Fizılal-il-Kur’an=Kur’an-ın gölgesinde,hakimiyetinde yaşamak” adlı tefsirine çeviriyor ve hep birlikte bu ayetler ile ilgili şu satırları okuyoruz:

“İşte bu dinin Rabbinin istediği iman!.. Şu halde amelleri, duyguları ve sıfatları bu şekilde olanlar iman edenlerdir. Bu sıfatlar kendilerinde bulunmayanlar ise mü’min değiller.. ‘Hakiki’ iman etmeyen hiç iman etmemiş sayılır. Allah’ü Zül Celal diğer bir ayeti kerime de ‘Hak olmayan her şey delaletin ta kendisidir...’ buyurmaktadır.”  diyor merhum. 

Evet, iman etmek ama gerçekten iman etmek; sadece lafta, yalnız temennide ve ağızda kalmayan bir imanın sahibi olmaktır. 

Öyle buyurdu Efendimiz (s.a.v):

“İMAN; temenniden ve bir süsten ibaret değildir. Fakat o; gönülde karar kılar ve amel de onu yani imanı tasdik eder.” (Camius-sağır:2/134)

O halde imanın gerçek iman olabilmesi için onun gönüllere tam olarak yerleşmesi lazımdır.

İmanın gönülde karar kılmasını sağlayacak tek bir vasıta vardır. O da amel ve itaattir.

Gönüldeki imanın gerçek olup olmadığını insanın ameli tasdik eder. Yani kalpte iman varsa sahibinde de itaat ve istikamet vardır.

Sözlerimizi Yunus Emre (rh.a.)’in tesbitiyle noktalayalım:

“Gönül yüksekte gezer, daima yoldan azar,

Dış yüzüne o sızar, iç yüzünde ne varsa”

Süleyman Önsay Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle