--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Dinden yüz çevirenler!

Süleyman Önsay
Süleyman Önsay

İbnu Mes’ud şöyle demiştir: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) va’z etmek üzere aramızda doğruldu ve dedi ki:

“Ey insanlar! Sizler (kıyamet günü) Allah’ın yanında yalınayak, çıplak ve kabuklu olarak toplanacaksınız.” Sonra şu ayeti okudu: “İlk yaratışa nasıl başladı isek,  üzerimizde hak bir vaad olarak yine onu iade edeceğiz...” (Enbiya 104). Haberiniz olsun! Kıyamet günü mahlukattan ilk giydirilecek İbrahim aleyhisselam’dır.  Haberiniz olsun, o gün ümmetimden bazı kimseler getirilir ve sol tarafa alınırlar. Bunun üzerine ben:

“Ey Rabbim! Bunlar ashabımdır!” derim. Bana:

“Sen bilmiyorsun, bunlar senden sonra neler yaptılar” denilir. Ben salih kul (İsa)’nın dediği gibi diyeceğim: 

“Ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcü idim. Fakat vakta ki sen beni (içlerinden) aldın, üstlerinde nigehban yalnız sen oldun. (Zaten) sen (her zaman) her şeye hakkıyla şahidsin. Eğer kendilerine azab edersen şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen mutlak galib ve yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan da hakikaten sensin sen”(Maide 117-118).]

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) devamla dedi ki:

“Bunun üzerine bana: “Onlar, sen aralarından ayrıldığın günden beri, dinden yüz çevirmeye hiç ara vermediler!” denilecek.

“Bir rivayette şu ziyade var: “Ben: “Rahmetten uzak olsunlar, rahmetten uzak olsunlar!” derim.” [Buhârî, Rikak 45, Enbiya 8, 44, Tefsir, Maide 14, 15, Tefsir, Enbiya 2; Müslim, Cennet 57, (2860); Tirmizî, Kıyamet 4, (3329); Nesâî, Cenaiz 118, (4, 114)]

Peki,Efendimizin işaret ettiği bu “Dinden yüz çevirenler” kimlerdir? “Bunlar, tevhid üzerine ölen büyük günah sahipleri ve kişiyi dinden çıkarmayan bid’alara düşen ehl-i bid’adır” denmiştir. Bunların alınlarında ve abdest uzuvlarında nur olması da mümkündür. Bunlar, Resulullah zamanında veya ondan sonra da yaşamış olabilirler. Bunları hususi alâmetleriyle tanımış olacaktır. İbnu Abdilberr der ki: “Dinde bid’at çıkaranların hepsi havuz’dan kovulacaktır; Haricîler, Rafizîler ve diğer ehl-i heva.” Devamla “Zalimlerin, haksızlıkda ileri gidenlerin, hakkı gizleyenlerin ve kebair işleyerek asi olanların” da bu hükme girdiklerini, bu sayılanların hepsinin, sadedinde olduğumuz hadiste haber verilen azaba maruz kalacaklarından korkulduğunu belirtir. (Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütübü Sitte Şerhi, c.14, s.359, Had. No: 5059, Akçağ Yay. Birinci Baskı)

Mü’minler olarak bizlerin de bugün aynı korkuyla hayatımızı imtihan salonunu terk etmeden yani ölüm gelip iş işten geçmeden gözden geçirmemiz gerekir. Bakın böyle bir karşılaştırmayı hepimiz adına yapan bir yazarımız görünen tabloyu şöyle gözler önüne seriyor:

Kendinize hiç sordunuz mu:

Yıllarca iktidardayız, ama acaba hayalimizdeki Türkiye’yi kurabildik mi?..

Evet, Türkiye ekonomik olarak gelişiyor… Milli gelir artıyor… Dindarı, dinsizi bundan nasibini alıyor, zenginleşiyoruz… Ama dostlarım, kültürel zemin kayıyor, “dindarlar” salt siyaset ve “ticaret” konuşuyor…

Dindarlar tarafından “hizmet” mülâhazasıyla kurulan televizyonlar, gazeteler, radyolar günlük siyaset sarmalında tükeniyor. Özellikle televizyonlarımızı magazin programları götürüyor.

Bizim de tutkumuz futbol …ve giyim-kuşam: Yani moda…

Güzellik merkezleri, zayıflama kürleri, manikür-pedikür .., marka sohbetleri, araba modelleri…

Kısacası dostlarım, dinsiz ne konuşuyorsa, dindar onu konuşuyor. Laik nasıl yaşıyorsa, dindar öyle yaşıyor

Yani, “ehl-i dünya”nın dünyasını dolduran  ıvır-zıvır bizim de dünyamızı doldurmuş durumda: Tefekküre, tezekküre, şefkate, infaka dünyamızda yer kalmadı!

“Sonradan görmelik” de cabası: Sonradan görme “görgüsüz”lerin kurduğu sitelerde “üstü kaval altı şişane” tanımlamasına uygun kıyafetleriyle “bizimkiler” zenginlik kusuyor!

Eskiden “himmetimiz milletimiz”di! Himmetimiz milletimiz olduğu için de her birimiz tek başımıza bir millettik! Sonra himmetimizi ve gayretimizi kendimize yönelttik. Dünyevi ihtiraslarımızla ahretimizi tüketiyoruz!

Eskiden fikir, kültür, medeniyet, sanat, estetik, kitap konuşurduk. Artık bunların semtine uğrayan yok. Açıkça söylemek gerekirse, “dindar iktidar” dindarlara çok pahalıya patladı! Dâvâmızı kemiriyoruz!

Asıl “imtihan”ımız “iktidarımız”la başladı: Bu dindarın servetle, şöhretle, güçle, iktidarla imtihanıdır!

Bir bakıma “ateşle imtihan!”

Daha öncesinde “baskıyla imtihan” edildik. Kıyafetimiz horlandı, inancımız aşağılandı, kutsallarımız hırpalandı; “mürteci” damgasıyla damgalandık, selamı bile fısıltıya gömerek verdik yıllarca, yıllarca itilip kakıldık, “tu kaka” muamelesi gördük!
Sabrımızla aştık o devirleri, sebatımızla geçtik o Sırat Köprüleri’ni, başarıyla verdik “sabır” imtihanımızı… Bu yüzünden mükâfatlandırılıp bugünlere eriştirildik!

Asıl korkma zamanı şimdi: Şımarmaktan, gururlanmaktan, “Biz neymişiz be abi” havasına, kapılmaktan ve bir zamanlar bize yapılanları başkalarına yapmaktan korkmalıyız!..

“Artık güç bende, intikam saati geldi!..” sendromu içinde, vaktiyle bize gadir edenlere gadretmekten korkmalıyız!..

“İktidar bizde” kabarmasıyla sağa-sola çatmaktan korkmalıyız!

Kısacası dostlarım, bu kez servetle, şöhretle, güçle, iktidarla sınandığımızı unutup, sınavı kaybetmekten, bir “eksen kayması”na uğramaktan korkmalıyız!.. (Dindarlar bir “eksen kayması” mı yaşıyor?, Yavuz Bahadıroğlu, Yeni Akit, 01.04.2013)

İşte böyle bir resim çiziyor, değerli yazarımız. Evet, maalesef genel hatlarıyla hal-i perişanımız bu. O halde geliniz Nur suresinin 24 ve 25. ayetlerine kulak verelim: “O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şahitlik edecektir. O gün Allah onlara gerçek cezalarını tastamam verecek ve onlar Allah’ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır.”  (en-Nûr 24/24-25), 

Sözlerimizi bu ayet-i celilelerin bir yorumuyla noktalayalım:

“Eğer insan, enâniyetine (benliğine) istinâd edip (dayanıp) hayât-ı dünyeviyeyi gaye-i hayâl (esas maksad) ederek derd-i maîşet (geçim sıkıntısı) içinde muvakkat (geçici) bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir dâire içinde boğulur gider. Ona verilen bütün cihâzât ve âlât ve letâif (cihazlar, âletler ve duygular), ondan şikâyet ederek haşirde (âhirette) onun aleyhinde şehâdet edeceklerdir. Ve da’vâcı olacaklardır.

Eğer kendini misâfir bilse, misâfir olduğu Zât-ı Kerîm’in (ikrâmı sonsuz olan Allah’ın) izni dâiresindesermâye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir dâire içinde uzun bir hayât-ı ebediye (âhirethayâtı) için güzel çalışır ve teneffüs edip istirâhat eder. Sonra, a‘lâ-yıilliyyîne(en yüksek makamlara) kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihâzât ve âlât, ondan memnûn olarak âhirette lehinde şehâdet ederler. Evet insana verilen bütün cihâzât-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayât-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayât-ı bâkiye için verilmişler.” (Sözler, 23. Söz, 113) 

Süleyman Önsay Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle